Kürt sorununun geleceği

Türkiye, Cumhuriyet'ten bu yana ilk kez, demokrasi hedefli stratejik bir karar verdi. Bu, AB üyeliğiydi. Kuruluşundan bu yana çok çeşitli toplumsal ve yapısal sorunlarını çözemeyen, bu sorunlardan yansıyan çatışmaları demokrasinin eşsiz çözüm yöntemleriyle...
Haber: AYSEL TUĞLUK / Arşivi

Türkiye, Cumhuriyet'ten bu yana ilk kez, demokrasi hedefli stratejik bir karar verdi. Bu, AB üyeliğiydi. Kuruluşundan bu yana çok çeşitli toplumsal ve yapısal sorunlarını çözemeyen, bu sorunlardan yansıyan çatışmaları demokrasinin eşsiz çözüm yöntemleriyle bir sonuca kavuşturamayan ülkemiz, nihayet 200 yıllık modernleşme çabalarının gerçek yolunu AB hedefi ve üyeliği ile belirledi. Geçmişte çok çeşitli konu ve sorun üzerine çatışan eğilimler, artık AB üyeliği konusunda saflaşıyor. Gizli ya da açık, yasal ya da yasadışı yöntemlerle süregelen bu çatışmalar, artık tek bir olgu üzerinde kristalize olmuş durumda. Şimdilerde çatışma AB spesifiğinde yaşanıyor. Terör, tezkere, sınır ötesi, DTP, PKK vb. kavramlar bu çatışmanın sadece kriptoları. Soru şu: Demokrasi mi, Ortadoğu kaosu mu?
Türkiye'nin AB üyeliği göründüğü kadarıyla, bir sonuç haline gelmekle, bir süreç olarak devam etmek arasında gerili olarak geleceğe yönelecektir. Zaten AB ülkeleri tek tek dile getirdikleri kendi politikalarında, bu iki hattın belli bir dengede tutulmasına işaret ediyorlar. "Ayrıcalıklı ortaklık mı?" yoksa "tam üyelik mi?"... Sanki asıl yaşayan ve gelecekte hep var olacak olan ne biri ne de ötekidir. Bütün söylemler bir yana her siyasal hareket Türkiye-AB ilişkileri konusunda realist bir görüşe, sahip olmak zorundadır. "Rusya, İran ve Çin ile ilişkilenelim" diyenlerin pozisyonları da aynı şekilde varlığını sürdürecektir. Ama hep preferik kalarak...
Türkiye ister tam üye olsun, isterse olmasın zaman içinde değişecek öğeler vardır ve aynı şekilde artık değişmesi imkânsız olan öğeler vardır. Uluslararası sermaye ile yaşanan entegrasyonun değişebilme olasılığı Türkiye için artık sadece Ekim Devrimi benzeri tarihsel bir olaya bağlı. Bu husus Türkiye'de muhalefet örgütleyen her grup ve çevrenin dikkate alması gereken en önemli durumdur.
Türkiye merkezde
Diğer bir değişmez ise şudur: Türkiye, siyasal kavramları, kurulu mantık silsileleri, bakış açılarıyla artık Avrupa merkezciliğin çevresinde değil, merkezindedir. Bu ilk bakışta epey iddialı ve kabul edilmesi oldukça zor görünen bir olgu gibi duruyor. Ancak, Osmanlı da dahil Avrupa ile içiçe gelişen ilişkiler, uzun işgal ve kolonyal dönem yaşamaması ve Tanzimat'tan beri süren modernleşme tarihi bence Türkiye'yi sözüne ettiğim noktaya taşıdı. Zaten Türkiye siyasal eliti, aydını ve muhalif hareketlerinin yakın ve uzak komşularına bakışı biraz da bunu göstermiyor mu?.. Bu iki değişmez, Türkiye'nin AB üyeliği sürecinin devam etmesinin en güçlü dinamiğidir. Ve bu iki değişmezin çözündürdüğü ulusal devletin kutsallığı, yerel kimlikler, dini ve etnik aidiyetler de zamanla yer değiştirerek etkili olmayı pozitif ya da negatif olarak sürdürecek. Kısacası, Türkiye'nin AB ile ilişkisi yukarıda belirttiğim gibi hep "özel" kalacak. Dolayısıyla gerek Kürt sorunu gibi sorunların çözümü, gerek emek-sermaye çelişkileri, gerekse her düzeydeki otorite karşıtı tüm mücadeleler bence bu "özel" ilişkiyi çözümlemelerinin temeline koymalıdırlar.
Güvenlik mi özgürlükler mi?
Güvenlik politikaları ve insan hakları konusunda ciddi sorunlar mevcut ve ne yazık ki, tedrici bir artış göstereceğe benziyor. 11 Eylül sonrası siyaset bu iki unsurun dalaştırılmasına epeyce sahne oldu. ABD öncülüğündeki dünya gücü, "teröre karşı savaş" stratejisiyle aslında sürekli bir küresel yönetim oyununa girişerek hem güvenlik stratejileri üretme hem de bunları dayatma ve ihraç etme çabası içindeler. Öz olarak, güvenlik için insan haklarında feragat talep ediyorlar. Talepleri yerine getirilmediğinde ise bunu sağlamanın her türlü yöntemine başvuruyorlar. İnsanları ve hatta toplumları "hakların kısıtlandığı ancak güvenli bir yaşam mı, yoksa hakların tam olduğu ama güvenlikten yoksun bir yaşam mı?" kıskacı altına alarak küresel hamlelerini sürdürme peşindeler. Bu "imal edilmiş çelişki" aslında yeni bir durum değil. Hobbes'un Leviathan'ında devleti meşrulaştırmak için başvurulan da aynı metafordur. "Herkesin herkesi yediği bir başıboşluk mu, yoksa feragate dayalı devlet mi?" Anlayacağınız, aynı yerdeyiz. Ve egemenler eski teraneyi tekrarlıyorlar. Her zamanki gibi feragat talep ediyorlar ve pek tabii ki yalan söylemeyi de unutmuyorlar!..
Şahsen burada olmayan bir problem üretildiğini düşünüyorum; haklar ve güvenlik birbirini dışlayan ve birbiriyle çelişen hususlar değildir. Aslında bunlarda bir tamamlayıcılık durumundan söz etmek gerekiyor.
Kürt sorununda yeni dengeler
Kürt sorununa öteden beri güvenlik sorunu olarak bakan resmi devlet görüşünde halen bir farklılık gözlemlenmiyor. Nedir devletin resmi ideası: Kürt olgusu ve kavramlarının tehlikeli, yasadışı hatta terörle bağlantılı bölücülüğün gerekçeleri olabileceğine ilişkindir. İşte asıl sorun da bu ve buna benzer savlar zincirindedir. "Terör-bölücülük-operasyon" kavramlarıyla toplumsal yaşamımız bir gerginlik ve şiddet ortamında tutularak kelimenin gerçek anlamıyla terörize ediliyor. Çünkü geleneksel kutsal devlet anlayışı ülkemizde halen çok güçlü ve canlı biçimde yaşanıyor. Ancak, "devlet-iktidar-şiddet" teslisini sivil demokratik güçler olarak doğru analizlerle çözemezsek, Kürt sorunu gibi bir toplumsal olguyu da çözüm zeminine taşıyamayacağız. Hatta korkum odur ki, söz konusu üçlü doğru çözümlenmezse, bu soruna karışan herkese ve her güce büyük zararlar yaşatabileceğini de önemle belirtmeliyim.
Kürt sorunu güvenlikle ilgili bir sorun değildir. Aksine, Kürt sorununun çözümsüz bırakılması güvenlikle ilgili sorunları ortaya çıkarıyor. Politik analiz gücüne sahip olan herkes bilebilir ki, Kürt sorununda çatışmasızlık hali sağlanamazsa, Cumhuriyet'ten bu yana bu ülkenin görüp görebileceği en büyük güvenlik riskiyle karşı karşıya kalınacak. Halen kontrol edilebilir bir çatışma süreci yaşıyoruz. Ancak, ironimi bağışlayın ki, bu şansı da yitirmek gibi bir tehlike pek yakınımızda! Tek başına sınır ötesi operasyon ve Kerkük meselesi bile böylesi bir potansiyel taşıyor.
Kürt kapanı!
Kürt sorununun ABD'nin Irak işgali ile birlikte ulaştığı uluslararası boyut, kanımca çözümü de bir o kadar zor hale getirdi. Bu, her iki taraf açısından da böyle. Artık çok aktörlü, çok çıkarlı ve çok denklemli bir sorunla karşı karşıya olduğumuzu bilmeliyiz. Ve bu karmaşık durum tarafların iyi niyetli yaklaşımı oluştuğunda dahi, farklı çıkarlara uyumsuzluğu halinde kimi manipülasyonlar ve o hep kandığımız iyi kurgulanmış provokasyonlarla tersinden sonuçlara yöneltilebilir. Ki, tam da bu süreci yaşıyoruz.
Yakın geçmişimizin o çok acılı dönemlerini anımsatan olaylar yaşanıyor. Belki de bir şans eseri yaşanmayan halklar arası çatışma, bu kez geri dönüşsüz bir biçimde yaşanma ihtimalinde. İki milliyetçiliğin çatışma ihtimali hepimiz için yeni bir cehenneme yol açacaktır. Öyle ki, Kuzey Irak'ta insanlar olası bir sınır ötesi operasyona karşı gönüllü asker olmak için başvuruyor; Türkiye'de PKK ile savaşmak istediğini söyleyen insanlar kendini yeniden askere yazdırıyor. Kadınlar dahil, çocuklar da... Militarizmin ve şovenizmin tuzağına düşmemeliyiz. Çünkü savaş bir oyun değil!
Bir an önce siyasi ve demokratik tedbirler alınmalı. Şiddete son verilip çatışmasızlık halinin sağlanması hepimizin ivedi görevidir. Ancak, 15 yıldır bir bitip bir başlaması gibi değil, tümden son bulması için ekonomik, politik ve hukuki programlar iktidarın öncülüğünde, bizlerin de (DTP ve diğer muhalefet) katılımıyla uygulanmalı. Aksi halde emin olalım ki, bu savaş ortada ne siyasi iktidar ne de demokratik muhalefet bırakacak!
DTP, ya şimdi ya hiçbir zaman!
Yeni bir politik üslupla, siyasi sınırları tartışma konusu yapmadan, güven verici adımlar ve önerilerle başta partim DTP olmak üzere, siyasi ve sivil tüm güçler soruna demokrasi içinde ortak bir çözüm bulmalılar. AB hukukuna bağlanmış bir Türkiye'de bu çok da zor değil ama sorumluluk isteyen bir yaklaşımdır. DTP tam bu süreçte rolünü oynamalı. Şiddeti asla onaylamadan ve bir an önce bunun bir yöntem olmaktan çıkarılarak, tartışma ve çözüm yollarını sivil-demokratik diyalog araçlarına bırakmak, insani olduğu kadar ekonomik ve toplumun büyük çoğunluğunun da çıkarınadır. Meclis siyasetine ve bu zemindeki çözümlere mutlaka şans tanınmalı. Kendisine yönelik resmi devlet yaklaşımından ve kısıtlı özgürlüklerden mustarip AKP'nin bu konuda neden isteksiz ve hatta samimiyetsiz davrandığını da sorgulamak durumundayız.
AKP son seçimlerde, özellikle bölgeden yüksek oy oranıyla ciddi bir başarı sağladı. Bunun sosyolojik-siyasi tahlilleri yapıldı, yapılıyor. Ancak, bu oy oranının AKP'ye yüklediği önemli bir görev var. Bu da Kürt sorununu çözüm zeminine taşınmasıdır. Ve bu zeminde yine bölge halkının, partim DTP'ye sorunun çözümünde rol almak gibi bir tarihsel sorumluluk yüklediğini de anlamak gerekiyor. Yani, iktidar gücü olarak çözüm zemini yaratacak olan AKP'dir, bu çözümde rol oynayacak olan ve muhatap alınması gereken parti DTP'dir. 22 Temmuz seçiminin bu sorun bağlamında sonucu böyle yorumlanmalıdır diye düşünüyorum. Ancak, AKP'nin bu mesajı doğru algılamadığı kanaatindeyim. Tezkere kararı (ve sonrasındaki gelişmeler) AKP'nin bu sorunda inisiyatifini tümden kaybettiğini gösteriyor. AKP'ye çözüm umuduyla oy verenler ciddi bir hayalkırıklığı yaşıyorlar.
Bizzat Başbakan'ın ağzından partimize yönelik "PKK'nın terörist örgüt olduğunu kabul et" dayatması -ki bu bir dayatmadır- öncelikle antidemokratiktir, sonrasında apolitiktir! Zira bu dayatmayla partim DTP'yi siyaseten işlevsiz ve inisiyatifsiz bırakmak isteyen sayın Başbakan, belki ülkenin batısında milliyetçi duygulardan da yararlanarak böylesi bir sonuç elde edebilir, fakat ne gaflettir ki, ülkenin doğusunda bu dayatmayla yeni bir kamplaşma yarattığının farkında değil. Başbakan'ın ve partisi AKP'nin yapması gereken, böylesi popülist ve haddinden fazla politik dayatmalar değil, bu ciddi sorunda siyasal ve anayasal bir çözüm yaklaşımı oluşturmaktır. Kürt sorunu bu konsept içinde aşama aşama bir çözüme kavuşturulur ve kimliksel-kültürel talepler diyalog ve uzlaşı yoluyla karşılanırsa, şiddet uygulayan ve uygulayacak her güç zaten yalnızlaşacaktır.
Anayasal çözüm
Kopenhag Kriterleri'nin en geniş anlamda yorumu ve bunun yeni anayasaya uyarlanmasıyla Kürt sorununun çözümü mümkündür. Kürt sorununun çözümü, en nihayetinde anayasal olacaktır. Anayasal güvence sağlanmadığı müddetçe Kürtlerin (haklı olarak) yaşadığı korku ve güvensizlik duyguları son bulmayacaktır. Yeni bir anayasal vatandaşlık tanımı, dillere ve kültürlere özgürlük tanıyan düzenlemeler öncelikle ele alınması ve sorunun çözümü yolunda atılması gereken adımlardır. AB üyeliği sürecindeki Türkiye'nin elindeki bu eşsiz olanağı değerlendirememesi yaşanan sorunun da üstünde üzücü oluyor. Avrupa uygarlığının çözüm gücü demeyeyim de, çözme isteği yetersiz kalıyor. Uluslararası politikanın etik bilmez, vicdan tanımaz gözüyle bu neredeyse 100 yıllık trajediye seyirci kalınması, Avrupa uygarlığı için kendi insani değerlerine ihaneti değil midir?.. Benimkisi sadece bir merak; acaba diyorum, biz Kürtler İsevi olsaydık Avrupa yine böyle umursamaz mı davranacaktı?
Şiddet olgusunun dilimizi, tutumumuzu ve binlerce yıllık ilişkimizi belirlemesine izin vermemeliyiz. AB üyeliği doğrultusunda reformlar mutlaka devam etmeli ve hızlandırılmalıdır. Az yol almadık, ama daha gidecek çok yolumuz var...
Paradoksal bir ikilem yaşamıyoruz. Formülümüz gayet açık: Ne kadar özgürlük, o kadar güvenlik!

AYSEL TUĞLUK: DTP Diyarbakır milletvekili