Kürt sorunuyla yüzleşmek

Türkiye, çok riskli ve önemli kararların doğru alınmasının gerektiği bir dönemden geçiyor. İçinden geçtiğimiz dönem, dünya siyasetindeki dengelerin Irak savaşıyla birlikte ciddi anlamda değiştiği bir dönem.
Haber: E. FUAT KEYMAN / Arşivi

Türkiye, çok riskli ve önemli kararların doğru alınmasının gerektiği bir dönemden geçiyor. İçinden geçtiğimiz dönem, dünya siyasetindeki dengelerin Irak savaşıyla birlikte ciddi anlamda değiştiği bir dönem. Böyle bir dünya içinde de, Türkiye kendi iç istikrarı, iç barış, huzur ve iç güvenliğiyle ilgili çok ciddi bir terör sorunu yaşıyor. Türkiye, PKK terörüyle mücadele etmek bu mücadelede yasal, meşru ve uluslararası siyasal desteği içeren konumu kaybetmeden başarılı olmak durumundadır. Ama unutmayalım ki, bugün yaşadığımız sorunun PKK terörünü aşan, terörle mücadelede başarılı olunsa da devam edecek, daha uzun dönemli, yapısal ve toplumsal yaşamı dönüştürme gücüne sahip bir yönü daha var. Bu bağlamda da konuştuğumuz, ekonomik, siyasal, sosyal adalet, bölgesel boyutları olmakla birlikte özünde bir "kültürel kimlik talebi ve tanınma siyaseti" olan Kürt sorunu. Terör sorunuyla Kürt sorunu birbirleriyle bağlantılı iki sorun, ama tavuk-yumurta metaforunun çok gerisinde, Kürt sorunu Türkiye'nin geleceğini belirleyecek temel sorun. Bugün, Kürt sorunu, Türkiye'de demokratikleşme, sürdürülebilir ekonomik kalkınma, insani güvenlik, toplumsal barış, birarada beraber yaşama ve bir kilit ülke olarak aktif ve yapıcı dış politika üretmek süreçlerinin önündeki temel engel.
Süreklilik, değişim ve risk
Bugün aslında Türkiye, yaşadığı terör sorunun çok daha gerisine giden ve geleceğini büyük ölçüde belirleyecek esas sorun olarak varlığını sürdüren Kürt sorunuyla yüzleşiyor. Bu sorun tarihsel olarak, Osmanlı İmparatorluğu'ndan miras kalan ve tüm modernleşeme serüveni içinde Türkiye'nin yaşadığı, ama bugüne kadar Türkiye'yi yönetenlerin çözüm üretmek yerine erteledikleri bir sorun. Ama, bu erteleme içinde de, kültürel kimlik boyutu süreklilik göstermekle birlikte, tarihsel koşullara ve dünyanın değişimine bağlantılı olarak kendi içinde değişen bir sorun. 1980'lerden bugüne de, Kürt sorunu, kimlik talebinin, tanınma siyasetinin, etnik terör ve şiddet olgularının içiçe geçtiği, giderek derinleşen şiddet/acı sarmalı içinde bir sorun olarak yaşanıyor. Sorun, 1994-1999 yılları arasında, devlet güçleriyle PKK terörü arasında "düşük-yoğunluklu bir savaş" olarak sürdü, 35-40 bin kişiye ulaşan insan kayıpları yaşandı ve 1999'da örgüt liderinin, daha önce de ikinci konumdaki liderin yakalanmasıyla yeni bir evreye girdi.
Bugün, PKK terörünün yeniden canlandığı bir dönem yaşıyoruz ve bu yeniden canlanış yeni tarihsel koşullarda ve dünyanın değişen yapısı içinde oluşuyor. 11 Eylül sonrası dünya dediğimiz, terörizme karşı küresel mücadele adına Irak'ın işgalini ve parçalanması olasılığını yaşama geçiren, bu temelde de Kuzey Irak bölgesel yönetiminin özerkliğinin ve gücünün artmasını, hatta bağımsız bir devlet olma olasılığını yaratan bir tarihsel koşullar dizisi içinde PKK terörü yeniden canlanıyor. Değişen tarihsel koşullar, terör sorununu Türkiye gündemine ana madde olarak sokuyor. Bu yeniden canlanma ve beraberinde getirdiği şehit cenazeleri, insan acıları ve toplumsal tepki, 1994-1999 döneminden çok daha güçlü bir biçimde toplumda korku, endişe, travma ve öfke yaratıyor. Bu korkuların, hem Türk hem de Kürt etnik milliyetçiliği tarafından körüklendiğini gözlemliyoruz. Etnik milliyetçi söylemler öfke temelli tepkileri körüklüyor. Körüklenen toplumsal öfke de, farklı olana eleştirel sorumluluk düşüncesi yerine, toplumsal ilişkilerde kızgınlık, ötekileştirme ve ayrışma duygularını güçlendiriyor. Sonuç; her kimliğin kendini güvenli hissettiği bir sığınak yaratması, böylece Türk-Kürt kutuplaşması riskinin giderek yükselmesi ve toplumsal birlikteliğini, beraber yaşama olasılığını giderek yitiren bir Türkiye imajı ve gerçekliği.
Çözümün önkoşulu
Kürt sorunu, hem terörle mücadelenin başarılı olmasının önkoşulu hem de bu mücadeleye indirgenemeyecek düzeyde kapsamlı, çokboyutlu ve çözümü giderek zorlaşan bir sorundur. Bugün anlaşılıyor ki, Kürt sorununa çözüm arayışları yaşama geçirilmeden, ne bu bölgede PKK'nın bir varlık olarak ve örgüte katılım bağlamında gücünü azaltmak ne de terörizme karşı mücadelede Kürt vatandaşlarımızın güven ve desteğini güçlü olarak kazanmak mümkündür. Dahası, Kürt sorununa çözüm arayışları olmadan, terör örgütünün kendi içinde zayıflamasını sağlayacak, terör eylemlerine karışmamış örgüt üyelerinin örgütten kopmasına olanak verecek, "af" ya da "yaşama kazandırma" türü siyasal açılımlar yapmak da mümkün olmayacaktır. Bu anlamda, Kürt sorununa çözüm arayışı, terörizme karşı mücadelenin önkoşuludur.
Eğer bu saptama doğruysa, o zaman, farklı boyutlar içerse de ve farklı kaynaklardan beslense de, özünde bir kimlik sorunu olarak hareket eden Kürt sorunundan konuşurken, neden konuşuyoruz? Birincisi, bu sorunla ilgili güvenlik temelli görüşleriyle tanınan Ümit Özdağ'ın (Neden, NTV, 13 Kasım 2007) vurguladığı gibi, bu sorundan konuşurken, 1990'lardan bugüne ağırlıklı olarak terör, olağanüstü hal ve düşük yoğunluklu savaş içinde yaşamış ve bu süreç içinde 30 bin civarında ölümün acısını yaşamış bir bölgeden bahsediyoruz. Dahası, bu bölgede, 90'lı yıllarda bir milyona yakın insan terör nedeniyle yerlerinden edildi ve terör süreci içinde doğan çocuklar bugün yeni bir nesil olarak işsiz, eğitimsiz ve gelecekten umutsuz bir Kürt genç toplumsal katmanı oluşturdu. Küçük ama çarpıcı bir örnek: Sadece Diyarbakır'ın Bağlar ilçesine baktığımız zaman, bu ilçenin 350 bin nüfusunun yüzde 68'ini yerinden edilmeyle ortaya çıkan göç oluştururken, bu nüfusun yüzde 47.62'sini de yani 170 bin kişiye yakınını 16 yaş altı, -yukarıda tanımladığımız- genç katmanın oluşturduğunu görüyoruz (İsmet Berkan, Radikal, 14 Kasım 2007). Bu örnek bile, Kürt sorunundan konuşurken, acıların, umutsuzlukların ve güvensizliklerin çok yüksek olduğu bir insan grubunun duygularından konuştuğumuz gerçeğini açık bir şekilde ortaya koyuyor. İkincisi, Kürt sorunundan konuşurken, yoksulluk, işsizlik, bölgesel eşitsizlik, eğitimsizlik, refah eksikliği, bebek ölümleri, kadına karşı şiddet, hukuk dışılık, vb. "sosyal adalet sorunları"nın en yoğun olarak yaşandığı bir alandan, "eşitsizlik, dışlanmışlık ve toplumsal şiddet sarmalının" eşzamanlı hüküm sürdüğü bir bölgeden konuşuyoruz. Üçüncüsü de, bugün Kürt sorunundan konuşurken, küreselleşme süreçleri ve 11 Eylül sonrası dünya içinde, hem Türkiye'de hem de Avrupa'da sayıları 600 bine varan Kürt diaspora kimliği bağlamında, Kürt etnik kimliğine vurgunun giderek sertleştiği ve derinleştiği, bu temelde de etnik milliyetçi söylemin güçlendiği bir süreçten konuşuyoruz. Bu Kürt kimliği üzerine güçlü ve sert vurgu bir taraftan Kürt sorununa çözüm önerilerinde, haklar ve özgürlükler alanının ötesinde siyasi ve idari taleplerin de seslendirilmesini ortaya çıkartırken, diğer taraftan da, Türkiye'de beraber ve birlikte yaşama olasılığını kolay değil, aksine "ciddi olarak üzerinde çalışılması gereken bir soru" konumuna getiriyor. Bugün Türkiye'de hepimiz, korkular, endişeler ve geleceğe karşı güvensizlik içinde yaşıyoruz, çünkü, belki de ilk defa, hepimiz terörün gerisinde, çok daha ciddi ve çözümü zor olan "Kürt sorunuyla" yüzleşiyoruz. Çözümünde geç kalınmış, geç kalındıkça da kimlik vurgusu sertleşmiş, güven ve beraber yaşama olasılığında ciddi zayıflama ve zedelenme yaşanmış, bu anlamda da hızlı ve akıl temelli hareket edilmesi gereken bir sorunla yüzleşiyoruz. Bu sorun içeride, ülkemizde, hepimizi ilgilendiren ve hepimizin kafa yorması, çözümüne el vermesi gereken bir sorun. Anlık istihbaratı değil, uzun dönemli, toplum içinde güven inşası, demokratikleşme ve sosyal adalet çabasını gerekli kılıyor. Şiddetin değil, insanın, insani güvenliğin öncül alınması gereken bir sorun. Şiddetin değil, siyasi ve sivil toplum aktörlerinin çoklaşmasını gerekli kılan bir sorun. Şiddetin değil demokratik müzakere ve eleştirinin, çözümün temel yöntemi olarak tüm taraflar tarafından kabul edilmesinin gerekli olduğu bir sorun. Milliyetçi tepkinin değil aklın, düşmanlığın değil acıları paylaşmanın, ötekileştirmenin değil empatinin ve dışlamanın değil eşit vatandaşlar olarak beraber yaşama duygusunun hepimiz tarafından içselleştirilmesi yoluyla çözüm şansını yaratabileceğimiz bir sorun.
Kürt sorunuyla yüzleşmekten, parti kapatma gibi, kısa dönemli çözümlere yönelerek kaçmayalım. Söylemleri ne kadar rahatsız etse de, siyasi partiler bu sorunun çözümünde siyasi müzakere aktörleridir. İnsan odaklı, sosyal adalet temelli ve siyasi çözüm olasılığında geç kaldığımız Kürt sorununun ciddiyetini ve zorluğunu kavrama çabası içinde, elimizi taşın altına, farklı katkılarımız içinde, ama insanı, demokratik normları ve insani güvenliği ön plana çıkartarak sokalım.

E. FUAT KEYMAN: Koç Üni.