'Kürtçe eğitim Şeytana uymaktır'

'Kürtçe eğitim Şeytana uymaktır'
'Kürtçe eğitim Şeytana uymaktır'

Diyarbakır da seçmeli Kürtçe dersleri devam ediyor.

Türk-Kürt sorununun temelinde aynı dili paylaşmamaları değil, eşitlik, temel insan hakları gibi aynı değerleri paylaşmamaları yatıyor
Haber: YASİN CEYLAN / Arşivi

Yukardaki başlık, hukuk profesörü Burhan Kuzu’ya ait. Hak hukuk üzerine yıllarca kitap ve makaleler yazmış, tezler yönetmiş, öğrencilere ders vermiş bir akademisyene ait bir cümle. Yıllar önce elime bir mantık kitabı geçmişti. İlk sayfasında şu kısa yazı vardı: “Umarım bu kitabı okuyan kişi, mantığını yitirmez.” Türkiye ’de okutulan hukuk kitaplarının ilk sayfasına da şu ibare yakışır düşüncesindeyim. “Okuyanların adalet ve insaf duygularını kaybetmemesi dileğiyle.” Burhan Kuzu, milyonlarca Kürt’e hakaret anlamına gelen bu sözü, bir iyilik elden gitmesin diye söylüyor: “Bölünmeye sebep olacağı için.” Bu gerekçeyi kısa yoldan çürüten iki hususu belirtmek isterim. Birincisi, bu iddiayı ortaya atan kişi olarak, hangi Kürt sizinle birlikte yaşamak isteyecektir? Anadilde eğitimi reddeden Kürtler diye cevap verilecekse, böyle bir Kürt’e ne Kürt’ün ne de Türk’ün saygı duyacağını sanıyorum. Çünkü kimliğin temel unsuru olan anadilini reddeden kişi, başka hiçbir değeri içinde barındıramaz. İkincisi, bölünmekten daha kötü beraberlikler vardır. Birbirine saygı duymayan, kavga eden ortaklar, komşular, eşler ve uluslar kötülüğe bulaşmışlardır. İlişkiler tamir edilmezse veya kötülük kalplerin derinliğine kadar inmişse çare ayrılıktır, bölünmektir. O zaman beraberlikte ısrar etmek, kötülükte ısrar etmek olur. Ayrıca aynı dili konuşanların birlikte yaşamayı tercih ettikleri tezi, pek de güçlü bir sav değil. Bölücülük ve terörle suçlanan mahkûmların, muhtemelen çoğu Türkçe konuşuyor. Hatta bazılarının Türkçesi anadillerinden daha düzgündür. Buna rağmen kendilerine, dillerine ve kültürlerine saygı duymayan Türklerle birlikte yaşamak istemiyorlar. Öyle anlaşılıyor ki, birlikte yaşamanın şartı aynı ses ve lakırdıları tekrarlamak değil, yüce insani değerleri beraber hissetmek ve hangi dilde olursa olsun, bu değerleri telaffuz etmek ve yaşantıya geçirmektir. Türk-Kürt sorunun temelinde aynı dili paylaşmamaları değil, eşitlik, temel insan hakları gibi aynı değerleri paylaşmamaları yatıyor. 

Dışlananlar

Bir asırdan beri Türk halkına, bu ülkede yaşayan diğer azınlık ve halkalardan daha üstün oldukları aşılandı. Bu toprakların yalnız Türk olan kimselerin olduğu söylendi. Kürtler ve diğer azınlıklar dışlandı. Bu dışlanma ve aşağılama, son günlerde, Başbakanın Yezidiler hakkında sarf ettiği sözlerle perçinlendi. Ne yazık ki, milyonlarca Türk, devletin Kürtleri aşağılama politikasına inandı, kendisini Kürt’ten üstün gördü. Bu durum, Kürtler üzerinde tarifi imkânsız tahribata yol açtı. Kendisini diğer bir insandan üstün sayan kimse de, ruhen sağlıklı değildir. Çünkü en yüce İlahi kanuna aykırı düşmüştür. Temelsiz üstünlük iddiası, psikiyatrik bir durumdur.

Ana değil sokak

Şimdi ben, profesör Burhan Kuzu’ya, anadili yasaklı olan bir ilkokul öğrencisi bir Kürt çocuğun ne tür zulümlere maruz kaldığını anlatmaya çalışacağım. Annesinden Türkçeyi öğrenmediği için, sokakta öğrendiği Türkçe, dersleri takip etme ve öğretmenin söylediğini anlamada, ona yetmeyecektir. Bu durum onun başarısız biri olduğu kanaatini güçlendirecektir. Sınıfta kalma ve nefsine güvensizlik bu durumun doğal sonuçlarıdır. Diğer taraftan çocuk eve geldiğinde anne-baba ve kardeşleriyle Kürtçe konuşacaktır. Bu yasaklı, sevilmeyen dille konuşan ebeveyninin, suç işlediği kanaatine varacaktır. İlkokula giden Kürt çocukların anne-babalarını Türkçe konuşmaya zorladıkları ve Kürtçe konuşmaları sebebiyle, ailece aşağılık duygusuna kapıldıkları bir vakıadır. Bu konunun sosyolojik ve psikolojik açılardan araştırılması gerekiyor. Diğer taraftan, bir halkın dilini eğitimden uzak tutarak, medeniyet dili olmadığını iddia ederek, onların kültürlerini, yaşam biçimlerini, ahlaki değerlerini hiçe sayıyorsunuz. Folklorik farklılıklarını, müziğini, şiirini edebiyatını inkâr edip aşağılıyorsunuz. İşte Kürtler, bu tür zulümlere muhatap olan talihsiz bir ulustur. Dil yasağı tüm bu kötülükleri içerir. Kürtçe eğitim olmasın demek, Kürtler bu haksızlıkları yaşasın demektir. Bugün bu topraklarda yaşayan milyonlarca Kürt, ruhlarının derinliklerinde, bu zulümlerin izlerini hissediyor. Bir araştırma konusu olarak, Kuzey Irak Kürt Bölgesi’nde üniversite eğitimi alan bir öğrenci ile ODTÜ’de okuyan Kürt bir öğrencinin sosyolojik ve psikolojik yönlerden incelenmesini öneriyorum. Çıkacak sonuçlar, bu konuda, bilmeden ve düşünmeden ahkâm kesen birçok politikacıyı aydınlatacaktır.
Profesör Kuzu’nun sarf ettiği “Şeytan” kelimesi üzerine bir-iki söz etmek isterim: Bu kelime Sami dillerinin çoğunda, “kötülük” ve Tanrıya isyan eden İblis adındaki melek için kullanılır. Her şeyden önce, İslami edep gereğince, bir Müslümanın başka bir Müslüman için böyle bir tabir kullanması küfürdür. Bir mümini, belli belirsiz başka bir inançla itham etmek, yine İslam edebine aykırıdır. İslam Peygamberi, birçok hadisinde ashabını bu gibi sözlerden men etmiştir.
Başbakan da şiddete bulaşmış Kürt gençleri için “Zerdüşt”, “Yezidi” gibi sözler kullanıyor. Bunlar yanlış. Bu gençler, Müslüman ailelerin çocukları. Binlerce akrabaları vardır. Namaz kılarlar, oruç tutarlar. Hiç olmazsa, ailelerine hürmeten bu tür yakıştırmalar yapılmamalı. İslam dininden anlayan birinin, Başbakanı bu konuda uyarması gerekir. Diğer taraftan bu sözler, Zerdüştlüğü ve Yezidiliği din edinmiş kimseleri de aşağılıyor. Bu inanç sistemleri incelediğinde, insanları kötülüğe sevk eden hiçbir unsuru buludurmadığı görülecektir. İyilikleri ve güzellikleri sadece İslam’da aramak, diğer her tür din ve inancı bunlardan mahrum sanmak, bir bakıma, Tanrının tüm âleme yayılan lütuf ve merhametini inkâr etmek demektir.
Profesör Kuzu ve ehli iman iktidar ricaline şunu da hatırlatmak isterim: Bakara Suresinin “Ve Allah Adem’e tüm isimleri öğretti..” 31. Ayetinde geçen, “isimler”i, “farklı diller” şeklinde tevil eden büyük müfessirler vardır. Buna göre Kürtçe eğitimi savunmak şeytani bir iddia değil, ilahi bir hakkın talebidir.
* Prof. Dr., ODTÜ, Felsefe