Kürtler olmasa demokrasi olacak!

Kürtler olmasa demokrasi olacak!
Kürtler olmasa demokrasi olacak!

KCK tutuklamaları devam ediyor. AB nin yeni Türkiye raporunda gazeteci tutuklamalarına eleştiriler var (aşağıda).

Büyük çoğunluğu Kürt olan binlerce siyasi tutuklu Çin, İran, Kuzey Kore veya Suriye'de olduğu gibi, "siyasi" olarak nitelenmiyor. Tıpkı tutuklu gazetecilerin gazetecilik faaliyetleri nedeniyle tutuklandıklarının kabul edilmemesi gibi
Haber: SEYFİ ÖNGİDER / Arşivi

“Mektepler olmasa maarifi ne güzel idare ederdim” diyen Osmanlı Nazırı gibi, AKP sözcüleri ve Başbakan Erdoğan da benzer bir noktaya geldi. Kürtler olmasa ne güzel, ne ileri demokrasi olacağını anlatıyorlar.
BM’de herkese haddini bildirdikten sonra Time dergisine demeç veren Erdoğan, Suriye ile ilgili şöyle konuşmuş: “Halkını öldüren liderle dostluk sürdürmem. Benim kendi halkına ateş eden, tanklar ve diğer ağır silahları kullanarak saldıran ve lider olduğunu iddia edenlerle kişisel dostluğumu sürdürmem mümkün değil. Esad bana ‘hapishanelerde sadece 83 politik tutsak kaldı’ dedi. Fakat gerçekte hapishanelerde binlerce insan vardı.”
Diyarbakır, Şırnak veya Hakkari sokaklarındaki tankların ve diğer ağır silahların hemen her akşam televizyon ekranlarında olduğunu unutan Erdoğan, Suriye hapishanelerinden önce Türkiye hapishanelerini hatırlaması gerektiğinin farkında değil. Daha yeni açıklanan AGİT raporuna göre şu anda 57 tutuklu gazeteci ve yazarla Çin ve İran’ı geride bırakarak bu alanda dünyada birinci olan Türkiye’nin siyasi tutuklu sayısında da ön sıralarda geldiği biliniyor. Büyük çoğunluğu Kürt olan binlerce siyasi tutuklu Çin, İran, Kuzey Kore veya Suriye’de olduğu gibi “siyasi” olarak nitelenmiyor elbette, tıpkı tutuklu gazetecilerin gazetecilik faaliyetleri nedeniyle tutuklandıklarının kabul edilmemesi gibi… Geçen yıl Ahmet Şık ve Nedim Şener tutuklandığında basın özgürlüğüyle ilgili tartışmalar yoğunlaşmış ve zamanın İçişleri Bakanı Beşir Atalay gayet rahat ve iddialı bir şekilde “Türkiye’deki basın özgürlüğünün ABD’den daha ileri olduğunu” söylemişti. Basın özgürlüğü konusunda neden ABD ile kıyaslanalım ama bu kıyaslamanın sonucunun da doğru olduğu söylenebilir mi? 

PASOK, SPÖ ve BDP
“Bana fırsat verin sorunu bir haftada çözeyim” dedikten sonra aylardır dünyayla bağlantısı kesilen Abdullah Öcalan’la görüşme konusunda da Erdoğan şöyle konuşmuş: “Sadece kendi görüşebileceği yakınları görüşüyor. Avukatlarla yaptığı görüşmede ciddi manada farklılıklar var.” Öcalan’ın avukatlarıyla görüştürülmemesi, “ciddi manada farklılık” oluyor. Ancak bu tuhaf ifade bir yana, Abdullah Öcalan’ın kardeşi Mehmet Öcalan şaşkınlık içinde kaldığını belirterek şöyle diyor: “Başbakan Erdoğan bu söyledikleriyle ya bilinçli olarak halkı kandırmak istiyor ya da kendisine yanlış bilgi aktarılıyor. Biz ailesi olarak yaklaşık 6 aydır görüşemiyoruz. Görüşmek için yaptığımız tüm hukuki girişimler de sonuçsuz kalıyor.”
Sanki BDP’nin o kadar milletvekili çıkarmasında payları varmış gibi, sanki bu partiyi Meclis’e sokmamak için ellerinden geleni yapmamışlar gibi BDP’li vekillerin Meclis’e gelmesinden herkes pek memnun oldu. Ancak bu memnuniyet BDP’lilerin yemin etmelerinin ardından bu partinin üyelerine yönelik kitlesel tutuklamaların devam etmesine engel olmadı. Üç milyon civarında oyu olan bir muhalefet partisinin art arda gelen kitlesel tutuklamalarla dört bine yakın üyesinin hapse atılmasına ciddi bir tepki olmaması garip değil mi? Oysa Avrupa’nın birçok ülkesinin iktidar partisinden veya en büyük partisinden daha fazla oy alan bir partidir BDP. Bir an için Yunanistan’daki iktidar partisi PASOK’un binlerce üyesinin tutuklandığını düşünelim, dünya ayağa kalkmaz mı? PASOK’un 160 milletvekili kazanarak tek başına iktidar olduğu 2009’daki seçimlerde aldığı 3 milyon 12 bin 373 oy BDP’nin oyu kadar. Yani Yunanistan’daki iktidar partisi kadar oyu, toplumsal desteği olan bir partinin kitlesel tutuklamalara maruz kalması söz konusu. Ya da Bulgaristan’ın en büyük partisi Sosyalist Parti’nin krimanilize edilip üyelerinin binlerle tutuklandığını düşünelim, herkes bu kadar sakin kalabilir mi? Bulgaristan Sosyalist Partisi’nin 2009’daki seçimlerde aldığı oy, BDP’nin dörtte biri kadar: 748 bin 147. Romanya’nın iktidardaki Sosyal-Demokrat Partisi bile 2 milyon 352 bin 968 oyla BDP’nin oyuna yetişemiyor. Onlarca yıl İsveç’i yöneten Sosyal-Demokrat Partisi’nin son seçimlerdeki 1 milyon 827 bin 497 oyu, Norveç’in en büyük partisi İşçi Partisi’nin 949 bin 49 oyu, Avusturya’nın en büyük partisi SPÖ’nün 1 milyon 430 bin 206 oyu, Hollanda İşçi Partisi’nin 1 milyon 848 bin 205 oyu da BDP’nin oylarının çok gerisinde. Yani bu partilerden ve Avrupa’nın daha pek çok iktidar veya ana muhalefet partisinden daha büyük bir partinin karşı karşıya kaldığı bir siyasi saldırı, üyelerine yönelik bir kitlesel tutuklama söz konusu ve iktidar sözcüleri hâlâ ne kadar ileri bir demokrasi olduğumuzu konuşmaya devam ediyorlar.
Dünyanın neresinde, hangi ülkesinde olursa olsun “kitlesel tutuklama” yöntemi diktatörlük rejimlerine özgüdür. Bir imha ve gözdağı verme yöntemidir. Tutuklananların stadyumlara doldurulmaması, hızla sayıları artan hapishanelere konması rejimi demokratik kılmaya yetmez. Bu kitlesel tutuklamalarla iktidarın siyasi muhalefeti yok etmeye çalıştığı aşikâr. Toplumsal meşruiyete sahip en önemli muhalefet odağını krimanilize edip etkisizleştirmeye, yok etmeye çalışan bir iktidar partisinin hâlâ demokrasiden söz etmeye hakkı olabilir mi? 

Peki, neden böyle oluyor?
AKP sözcüleri demokrasi konusunda nasıl bu kadar rahat, hatta cüretkâr konuşabiliyor, gerçekleri nasıl bu kadar eğip bükebiliyorlar? Birincisi bu, bir politika yapma tarzı; daha doğrusu “politik propaganda” yöntemini ve söylemini böyle kavrıyor AKP. Küreselleşme sürecinin ortaya çıkardığı “yeni” bir siyasal örgütlenme olarak AKP’nin dilinin kemiği yok. Hizmetindeki iletişim araçlarının etkinliğine güvenerek pervasızca konuşan AKP’liler sözlerinin arkasına iktidarın gücünü, bu gücün inandırıcılığını ve caydırıcılığını da koyuyorlar. Ve belli ki bu gücün sınırsız olduğuna inanıyorlar. İktidar mevkiinden konuşmanın verdiği bir özgüvenle, hatta hazla konuşurken, sık sık kendi retoriklerine hayran bir şekilde kaptırıp gidiyorlar. Türk hapishanelerindeki binlerce siyasi tutukluyu unutup Suriye’nin 83 tutuklusuyla uğraşmak başka nasıl mümkün olabilir?
İkincisi, muhalefetin genel olarak güçsüzlüğü ve etkisizliği de bu kadar rahat konuşmaya neden oluyor. Söylediklerinin doğru olmadığını kanıtlayan ve dolayısıyla sözünün değerini düşüren etkili bir muhalefet olsa, elbette biraz daha dikkatle laflarını seçer ya da üzerine bu kadar kolay ahkâm kesip ayar verecekleri konuları biraz araştırırlar. Ama medya iyice denetim altına alınmış ve muhalif olanların sözlerine yer vermekten çekinir, uzak durur hale gelmişse altı aydır İmralı’ya gidemeyen yakınlarının Öcalan’la görüşmeye devam ettiğini söyleyebilirsiniz tabii.
Siyasi gerçekleri karartanlar, özellikle de kitlesel tutuklamalara destek verenler, Kürtler olmasa ne güzel, ne ileri demokrasi olacağını düşünenler, Kürt meselesinin demokrasi sorununun tam da merkezinde durduğunu anlamıyorlar. Bunu kavramadıktan sonra Kürtler ve demokrasi üzerine edilen lafların Osmanlı Nazırı’nın mektepler ve maarif üzerine ettiği laflar kadar değeri ve anlamı olabilir.