Kürtlerden ne istiyorsunuz?

Kürtlerden ne istiyorsunuz?
Kürtlerden ne istiyorsunuz?
Bugün Gezi direnişinin İmralı sürecini iyi ya da kötü etkileme potansiyeli, daha çok Türkiye'yi düşündürüyor
Haber: ARZU YILMAZ* / Arşivi

Gezi direnişinden yola çıkarak Kürtlere Türkiye için yeni bir misyon biçme arayışlarının karşılığı yok. Gezi direnişini biricik kılan şey, bireylerin kendiliğinden, örgütsüz katılımı ve eylemliliğin yatay seyriydi. Her ne kadar Abdullah Öcalan “selamlasa” da, BDP bayrağı Gezi meydanında görünse de, Kürtlerin bu fotoğrafta yer almadığını kabul etmek gerekiyor.
Kürt siyasi mücadelesinin en zor dönemlerinde bile zarafet ve diplomasiyi elden bırakmayan Orhan Doğan bir röportajında şöyle demişti: “Herkes hayatın kendine değdiği yerden konuşur.” Gezi deneyimiyle de bir kez daha anlaşıldı ki, Türkler ve Kürtler uzun yıllar aynı anda yaşadılar ama aynı anı paylaşmadılar. Dün Kürtlerin acıları Türkiye’nin geri kalanına nasıl değmediyse, bugün Gezi ruhuyla coşanların heyecanı da Kürtlere değmedi.
Günün sonunda eğer niyet Gezi ruhundan Kürt sorununu çözmek adına bir fayda sağlamaksa, bunun yolu temcit pilavı gibi, bir yanıt aramaktan çok kuşku servis eden, “Kürtler ne istiyor?” sorusunu gündeme getirmek değil. Hele, Gezi ruhunun tam da tersi bir anlayışla yukarıdan bir tonda demokratik bir Türkiye için Kürtlere düşen vazifeleri hatırlatmak hiç değil. Bunun yerine “Biz Kürtlerden ne istiyoruz?” sorusunu yeniden düşünmek daha samimi bir yaklaşım olacaktır.

Kürdistan’da iktidarlaşmak

Gezi ruhunun diliyle ifade edecek olursak, Kürtlerin Türkiye ile bağı hiçbir zaman “Mustafa Keser’in askerleri olmak” lüksüne sahip olmadı. Barış süreci bile “Kürtler Türkiyeyi bölmeyecek, Türkiye Kürtlerle büyüyecek” şartına bağlandı. Uzun bir mücadeleden sonra nihayet “Kürtler ne istiyor?” sorusuna muhatap kabul edildiklerinde dahi Kürtler ne istedikleri ile ne isteyebilecekleri arasına sıkışıp kaldı. Nitekim, Leyla Zana, “Bana sorarsanız gönlümden bağımsızlık geçiyor derim, ama şartlar buna uygun değil” noktasına geldi.
Günün sonunda, koşullanan yanıtlara kuşkulu yaklaşımlarla bu işten hayır gelmeyeceği anlaşılıyor. Zaten Kürtler de bu gerçeğin taşıdığı risklerin hep farkında olarak enerjilerini Türkiye’de muhalefetleşmekten çok Kürdistan’da iktidarlaşmaya harcamakta kararlı görünüyor. Aslında İmralı sürecine bu kadar güçlü sahip çıkışın temelinde de bu motivasyon yatıyor: Kürdistan’da iktidarlaşmak. İmralı sürecinin bir ayağı olarak geçtiğimiz hafta toplanan Kuzey Kürdistan Çözüm ve Birlik Konferansı da bu niyeti somutlaştırıyor. Konferansa sunulan tebliğler ve sonucunda alınan kararların en belirgin vurgusu, Kürdistan’da ulusal birlik ve iradeleşme gereği. Türkiye’de anayasa değişikliği ya da yol temizliği adı verilen adımlar ikincil unsurlar olarak ortaya çıkıyor.

Türkiye’yle veya Türkiyesiz

Sonuçta artık İmralı sürecinin iki koldan ilerlediğini görmek gerekiyor: Türkiye ve Kürdistan kolları. Bunun öngörülmediğini iddia etmek hiç kuşkusuz saflık olur; ki zaten hedeflenen de, ilan edildiği üzere, bu iki kolun nihayetinde birleşerek Ortadoğu ’da bir güç merkezi haline gelmesi. Ama acaba her iki koldaki aktörler aynı performansı gösterebilecek mi? Birinin performans düşüklüğü diğerini ne kadar bağlayacak?
Kürtler bu konuda kararlı ve özverili görünüyor. Üzerlerine düşen “vazifeleri” de kimse öyle istediği için değil, kendileri böyle düşündüğü için yerine getiriyor. Bunu aslında yeni de yapmıyorlar, uzun zamandır kendi içlerinde kendi süreçlerini olgunlaştırıyorlar. Bu bağlamda İmralı sürecinin her şeyden önce Türkiye’yi çoktan başlayan bu sürece eklemleme girişimi olduğunu görmek ve bir de bu yönüyle okumaya çalışmak gerekiyor.
Hal böyleyken, bugün Gezi direnişinin İmralı sürecini iyi ya da kötü etkileme potansiyeli, daha çok Türkiye’yi düşündürüyor. Çünkü Kürtler, Türkiye’yle ya da Türkiyesiz kendi yollarına devam etmek noktasında kararlı duruyor.
Yolların yeniden birleşmesi de ancak “Biz Kürtlerden ne istiyoruz?” sorusuna Gezi ruhuna sadık bir yanıtla mümkün görünüyor.
* Ankara Üni., SBF, Doktora