Kurucu Meclis

Bugün 12 Eylül siyasal rejimini en iyi tarif edecek benzetme, ömrü tükenmiş araba lastiğidir. Dört beş kez yama gördükten sonra lastik, artık yama tutmamaya başlar.
Haber: AHMET İNSEL / Arşivi

Bugün 12 Eylül siyasal rejimini en iyi tarif edecek benzetme, ömrü tükenmiş araba lastiğidir. Dört beş kez yama gördükten sonra lastik, artık yama tutmamaya başlar. Bu nedenle her an yolda patlama, vahim bir kazaya yol açma, "arabayı devirme" ihtimali olur. 12 Eylül siyasal rejimi, bugün bu durumda. Bütün kurumlarıyla, siyasal alanın faaliyetini belirleyen yasalarıyla, rejimin emniyet süpablarıyla felç olmuş halde. Kalıcı biçimde tamir edilmesi, yamanması mümkün değil.
Bir sistemin bunalımdan çıkmak için sahip olduğu yöntemlerin yeni ve daha büyük bunalımlara yol açmasına kronik kriz denir. Jean Piaget, yapısalcılığı anlattığı küçük kitabında, yapısal kriz durumunu sistemin yapısının ya da asli düzenleme mekanizmalarının işleyişinin sistemin bunalımını daha da derinleştirmesi olarak tanımlar. Sistemin yapısı, sistemin bunalımının belirleyici unsuru haline gelir. Bu tür krizler, sistemler açısından genellikle ölümcüldürler. Burada ölümden kast edilen, sistemin tarihe karışması, bir yenisinin onun yerini almasıdır.
12 Eylül rejimi, bütünlüklü bir siyasal ve toplumsal sistemdir. Bugün bu rejimin iflah olmaz biçimde can çekişmesine şahit oluyoruz. Debelenmelerin artan hızı ve şiddetinin yanında, bunalıma çözüm olarak ortaya atılan tüm önerilerin çok kısa bir zamanda çok daha derin yeni bunalımlara yol açacak olması, 12 Eylül rejiminin sonuna geldiğimizi açık biçimde gösteriyor.
Sosyal yapılar, siyasal rejimler, iktisadi sistemler, genellikle canlı organizmalar gibi doğup, yaşayıp ölmezler. Ama bazı durumlarda, özellikle siyasal rejimler söz konusu olduğunda, bunların doğum ve ölüm tarihlerini tespit etmek daha kolaydır. Örneğin 12 Eylül siyasal rejiminin doğumu, 12 Eylül 1980'de yapılan askeri darbeyle yeni anayasanın halkoyu ile onaylanıp yürürlüğe girmesi arasındaki zaman dilimine tekabül eder. Bu zaman dilimi içinde, başta Anayasa olmak üzere, yürürlüğe giren kanunlar, yaratılan yeni kurumlar, tanımlanan yeni yetkiler 12 Eylül siyasal-toplumsal sisteminin yapısını oluşturur.
Sistemin kuruluşta tanıdığı yetkilerin bir kısmı aradan geçen zaman içinde kısmen değiştirildi. Bir dizi demokratikleşme paketi geçtiğimiz yıllarda yürürlüğe girdi. Anayasa'nın birçok maddesinde değişiklikler yapıldı. Buna rağmen, 12 Eylül rejiminin yapısal özellikleri değişmedi. MGK'nın yetkileri sınırlandı. Bu durumda TSK hiyerarşisi doğrudan çok daha fazla konuşmaya, bir siyasal örgüt gibi bildiriler yayımlamaya başladı. Bunun nihayetinde MGK merkezli 28 Şubat müdahelesinin yerini, basın açıklaması ve açık müdahale tehditli 27 Nisan muhtırası aldı.
12 Eylül rejiminin ebeveyni askeri müdahale olduğu için, zaten genetik olarak TSK'yı bünyesinde bir siyasal aktör olarak barındırıyordu. Ama bunun, dolaylı biçimde, bir yandan MGK ile diğer yandan TSK uyumlu cumhurbaşkanı aracılığıyla sürdürülmesi üzerine rejimin vesayet sistemi tasarlanmıştı. Parlamenter rejim çerçevesinde cumhurbaşkanına verilen yetkiler, özellikle atama yetkilerinin genişliği, rejimi bir tür yarı-başkanlık sistemine yakın hale getiriyordu. Buna karşılık, cumhurbaşkanının halkoyuyla seçilmesinin 12 Eylül rejiminin vasisi konumunda olan kurumların meşruiyetini büyük ölçüde sınırlayacağı endişesi, cumhurbaşkanının parlamento tarafından seçilmesi geleneğinin benimsenmesine yol açtı.
Yüzde 10 barajı ve partilerin seçim ittifakı yapmalarının yasaklanmasıyla temsilde adalet ilkesi son derece sınırlandırılmış bir parlamentonun, "marjinal unsurları" barındırmaması, merkez-sağ ve merkez-sol arasında milletvekilliklerinin paylaşılması, yüzde 35 civarında oy alan partinin otomatik olarak parlamentoda çoğunluğa sahip olmasına dayanan bir 12 Eylül dengesi ve istikrarı tasarlandı.
Bugün gelinen noktaya, aslında ilk gerçek cumhurbaşkanlığı seçiminde gelindi. 1980 sonrasında parlamentonun seçtiği ilk cumhurbaşkanı Özal'dı. Böylece aynı partiden cumhurbaşkanı, başbakan ve meclis başkanı tablosu o zaman karşımıza çıktı. Bu tablo aslında 12 Eylül rejiminin yapısına uygundu ama bir farkla. Parlamentoda TSK uyumlu bir çoğunluk çıkmadığı zaman, rejim kitleniyordu. Hatırlanacağı gibi, panik daha o zaman başladı. Ama ANAP liderlerinin uyumsuzluk katsayısı AKP liderlerinden daha az olduğu için, toplantı yeter sayısının 367 olarak yorumlanmasıyla, anayasada öngörülen 3. turda cumhurbaşkanının 264 oyla seçilebilmesi kuralının fiilen lağvedilmesi ve askeri muhtıra ara gazı verilmesi yoluna o zaman başvurulmadı. Bugün ise, başka çare kalmadığı için bunlar devreye girdi.
Ama 367 kuralı, muhtıra, "çatışma çıkar" tehdidinin devreye sokulması, rejimin tedavisi mümkün olmayan biçimde bunalımda olduğunu gösteriyor. Çünkü bundan böyle, bu rejim kuralları içinde ve bu kamplaşma ortamında yeni bir seçim sonrasında cumhurbaşkanı seçmek hemen hemen imkansız olacak. Yeni yeni muhtıralarla siyasete "balans ayarı" yapmanın da hızla azalan etkisi dikkate alındığında, bunun da pek anlamı kalmayacak. Tehdidin kuvveden fiile geçirilmesi, askeri müdahalenin gerçekleşmesi ise zaten 12 Eylül rejiminin sonu, yeni bir askeri vesayet rejiminin başlaması demek.
Diğer taraftan, bu tıkanmayı aşmak için önerilen, başka hiçbir şeyi değiştirmeden, sadece cumhurbaşkanının halkoyuyla seçilmesi yöntemine geçilmesi fikri de, 12 Eylül rejiminin ağır kriz halinden felç haline dönüşmesini sadece erteleyecek. Temsilde adaletin çok bariz biçimde sağlanmadığı bir parlamento karşısında siyasal meşruiyeti çok daha güçlü olacak bir cumhurbaşkanının yürütmeye karışmadan durmasını beklemek, safdillik olur. 12 Eylül rejiminin kendi kafasınca emniyet süpabı olarak gördüğü bir mevkinin "düşmanın" eline geçmesi endişesini çok daha fazla güçlendirecek.
Can çekişme
Görüldüğü gibi, yapısal analizlerde tarif edilen sistemin ağır bunalım halinin canlı bir örneği var karşımızda. 12 Eylül rejiminin can çekişine şahit oluyoruz. Rejimin iç kurallarına uygun tüm çözüm önerileri, krizi çözmeye muktedir değil. En iyi ihtimalle krizin ölümcül etkisinin ertelenmesini sağlayabilecek durumdalar. Ama siyasal aktörlerin hiçbiri, uzun bir zaman dilimine yayılmış can çekişme halini izlemek ve bundan taktik hamlelerle kısa vadeli yararlar elde etmek yerine, bu can çekme halini uzatmamak, ölmesi şöyle veya böyle kaçınılmaz olan 12 Eylül rejiminin sonrasına sivil bir iradeyle geçmek gerekliliğini gündeme getirmiyor. Çünkü belli başlı siyasal aktörlerin hepsi, farklı kanallardan ve biçimlerde de olsa, 12 Eylül rejiminin bunalımından siyasal rant elde ediyorlar.
Elbette askeri bir müdahale tehdidinin ağarlaşarak sürüp gitmesinin veya bu müdahalenin gerçekleşmesinin yaratacağı sonuçlarla da 12 Eylül rejiminden çıkılır. Ama bu yolla 12 Eylül rejiminin özünden çıkılmaz. Daha fazla vesayetçi, daha fazla seçmen iradesine karşı kuşkulu bir güçlendirilmiş 12 Eylül rejimine geçilir.
Buna karşılık, yapılacak erken seçimlerin, önümüzdeki parlamentonun bir kurucu meclis olarak görevlendirilmesine yönelik olması, yeni anayasanın bu kez sivil bir irade tarafından ve seçmenlerin tercihleri doğrultusunda parlamentoda hazırlanması, 12 Eylül rejimine sivil güçler tarafından ve demokrasi ilkeleri pekiştirilerek son verilmesi de mümkün. Ama nedense gündemimize hemen bunun alınmasını ne iktidar ne de muhalefet partileri arzu ediyor.
Rejim krizleri, çekilen ağır sıkıntıların ve ödenen bedellerin yanında, toplumların olgunlaşması ve daha fazla özgüvenli siyasal rejimler kurmaları fırsatını da içerir. Elimizde, 12 Eylül'ün otoriter ve şüpheci rejiminden demokratik yöntemlerle ve barış içinde çıkma, Cumhuriyet'e yakışan gerçekten demokratik, laik, sosyal hukuk devleti yapısına haiz bir rejim kurma olanağı var. Can çekişen bir rejim içinde taktik cephe savaşları yürütmenin başdöndürücü cazibesine ve gerilim bağımlılığına siyasal aktörlerin kendilerini bırakarak, bu rejime bir müddet daha kan bağışında bulunmasına, başka hiç kimsenin değil ama yurttaşların hayır demelerinin zamanı gelmedi mi?
Arabanın üç lastiği de patladı ama biz yamalı son lastikle hâlâ yola devam ediyoruz.