Laikliğin krizi

Bir toplumun güvensizlikler üzerinden geleceğine yön vermeye çalışması, tuhaf ve zorlu iklimlendirme senaryolarıyla karşılık bulur.
Haber: MUSTAFA TALAT KUTLU / Arşivi

Bir toplumun güvensizlikler üzerinden geleceğine yön vermeye çalışması, tuhaf ve zorlu iklimlendirme senaryolarıyla karşılık bulur. Ancak söz konusu olan ruhani ya da dünyevi cemaatlere bölünmüş bir toplumsa, orada artık krizin bir başka adı vardır: Laiklik. Bireyler değil de cemaatler arasındaki geçirgenlik olarak tanımlanan laiklik, sürekli çatışma hali ile gücün dayattığı bir kamusallık olarak kendini gösterir. Laikliğin nihayetinde bir uzlaşma olduğu, uzlaşmanın da tek taraflı tavizlerle değil, karşılıklı tavizlerle mümkün kılınabileceği akla gelir. Burada neden taviz verdiğimizin önemine vurgu yaparak, sultayla anılmayacak, herkese dağılabilen bir özgürlük istenci üzerinden kuramı ve kılgıyı oluşturmak mümkün. Laiklik krizini derinleştiren olguların farklı yansımaları bulunduğunu bilmenin yanında, ortaya çıkan sorunların dayanaklarını belirlemek, çatışmaya dönüşen ve sürekli kullanılan laiklik yakarışının altında hangi etmenlerin yer aldığı üzerine arkeolojik bir çalışma yapmak gerekiyor. Laiklik isteminin gerçekliğine vurgu yaparken neye dayanacağız ve bu istemin farklılıkları da içeren herkese aitliğini nasıl sağlayacağız? Memleket meselesi haline gelen bu sorunun aynı zamanda bir çıkış yolu olduğunu düşünebilir miyiz?
Laiklik senaryoları
Laiklik senaryolarının bitmek tükenmek bilmeyen arenasında, kavramın neliği ve neye yaradığı konusunda bir türlü açılım sağlanamamasının, kötü niyetten başka nedenleri olsa gerek. Laiklik halinin bir savaşım normuna dönüştüğü ya da laikçileştiği siyasal atmosferde yandaşlara bölünen cemaatlerin ille de anlamamazlıktan geldikleri yegâne kavram laiklik oluyor. Bir kavramın bu kadar anlaşılmaz kılınmasını anlamak elbette Türkiye söz konusu olunca daha iyi anlaşılıyor.
Laikliğin toplumsal olarak temellendirilmediği bir yerde kavramın yaşamsallığı sadece siyasal çekişmenin taraflarına ait sanılıyor. Din savaşları yaşamadan, Rönesans veya reform görmeden, engizisyon deneyiminden geçmeden yani inançlar uğruna can yakmadan ya da canı yanmadan, insanoğlunun hiçbir şey anlamadığı görülüyor. Bu kalın kafalılık hali sadece bize özgü değil elbet. İnsanın bireyleşme yeteneği kazanamadığı her yerde saflar duygusal karşıtlıklara göre oluşturulur ve bu duygudaşlık akılcı tüm kanıtları boşuna kılmaya azimlidir.
Neyse ki Türkiye özelinde genel olarak iş benim laikliğim, senin laikliğine gelmiş durumda. Tanımın çarpıtılmasına indirgenen takiye ile dayatma arasındaki güvensizlik girdabında, laiklik sorunun bir süreçten ibaret olmadığını, nesnenin doğasından kaynaklanan bir durum olduğunu anlamamız gecikmiyor. Enine boyuna tartışmayınca da laikliğin kutsal bir metne dönüştüğünü, de taraftar ve karşıtları arasında yaşamsal bir iktidar mücadelesinin aracına indirgendiğini görüyoruz.
Kutsalın dramı
Bunun nedeni nedir diye sorduğumuzda, insanlık tarihi kutsalı işaret eder. Kamunun oluşumu kutsal ile sürecini tamamlar ve "mabet" ilk kamusal mekânlardan biridir. Mağara adamının özgürlüğünden alınıp mabede sokulması ya da girmesi, aynı zamanda onun kamusallaşması anlamına gelir. Başkalarıyla bütünleşilen bu yerde gerçek özgürlük, mabedin coşkun uyumuyla esarete dönüştürülür. Böylece tepeden inen bir vahiy ile elitist düzen kurulur.
Hikmetle kendini gösteren ve zamanla tekelcileşen elitizm ruhani anlamla asla yetinmez ve dünya nimetleri üzerinden sağladığı egemenlikle kendini tekrar eder. Bu aynı zamanda mutlak anlamda bilgileştirilen inancın simyasına yol açarak, bireysel ve toplumsal körlüğe neden olur. Bulunduğu yerin farkındadır, kendine ulaşılmaz bir statüko oluşturarak insana içkin olan her şeyi ona yabancılaştırarak bir hikmete dayandırır. Böylece kendiliğindenliğin ve olağan ahlaksallığın insanla bağları koparılarak yücelik egonun parlatılmasına yani tapınmaya indirgenir.
Bu süreç kutsalla mürit arasında kalmaz, genelleşerek tüm düşünce yaratımlarını istila eder. Bu bildik tutum, karşıtlarınca da taklit edilir ve zaman tüm kamusal refleksleri aynılaştırarak kutsalın dayatmasını herkes için geçerli kılar. İnsanın oluşturulmuş bir beden olarak okunduğu bu süreçte nesneleşmenin, araçlaşmanın ters okuması asla yapılmaz. İnancın soyutluğunda oluşturulan beden, hayatın inkarıyla bütünleşir ve en temel gereksinimler ideolojiler içinde kıyasıya bir savaşa tutuşur. Her biri birbirinin silahını ele geçirmek için vardır ve büyük adamlar silahlarının ya da ordularının gücüyle tarih sahnesinde kendilerini gösterirler. Bu noktada "Mahatma Gandhi" güzellemesi yapmak boşunadır. Zira artık kimse akan kanı durdurmak için "ölüm orucu" tutmayı aklından geçirmez. Çünkü daha çok kan akıtarak barışın tüm dayanakları kusursuzca ebedi olarak yok edilir.
Hayvansılıktan uzaklaşılan bu yerde sapkınlık en büyük utançtır ve hayvanların vahşi masumiyeti -karnı doymuş bir aslanın saldırganlığının yok olması gibi- insan düzeninin en büyük tehdididir. Hayvan göndermesi, mağara adamının özgürlüğünün dışlanması ile onun mabede sokulmasının kaçınılmaz dayanağıdır ve bu eğreltileme bir günah gibi insanlığın başında asılı durur. Ve tarih kendini tekrar eder, kutsalın mabedinin karşısına dikilen "okul" başka umarı ve tarzı olmayan insan için yeni bir mabettir. İslamcılığın karşısına Atatürkçülük, kapitalizmin karşısına Marksizm bunun için dikilir. Dikildikleri anda da yandaş devşirmeye hazırdırlar. Bu nedenle laiklik kutsallar arasında salınırken sürekli tecavüz endişesiyle yaşamaya mahkumdur. Kutsalın dramı budur, benzeşmezliği benzer kılarak daha baştan kendini yok eder.
Laikliği kimin istediği şimdi daha açıktır. Laikliği, her türlü mabede sokulmak istemeyenler ile istemediği mabede sokulmak istemeyenler ister. Bu nedenle bir ateistin, teistin ya da dincinin laik olduğunu, olmak zorunda olduğunu biliyorum. Birbirlerini inkar etme güç ve yetenekleri olduğu sürece laik olmak zorundadırlar. Bu güç ve yetenek kaybolduğu anda esaretin zincirlerinin sesi duyulur.
Laikliği kim ister?
Bu karşıtlık ilişkisinin bir anlamı vardır. Zira inkar gücü ve yeteneği özgürlükten kaynaklanır. Bu özgürlük düşüncede başlar ve ifade edilerek herkese ulaşır. Bu haliyle başkalarının özgürlüğü, hepimizin özgürlüğüne dönüşür. İslamcılığa, Atatürkçülüğe, Marksizme ya da başka izmlere yandaş veya karşıt olmak ne kadar laik olduğumuzla ilgili hale gelir. Eğer tuttuğumuz tarafın mutlaklığını ileri sürüyorsak ve ileri sürdüğümüz taraf söylemi ayrımsız hepimizi içermiyorsa, orada özgürlük hepimiz için korunması gereken bir isteme dönüşür. Çünkü yandaş refleksiyle her türlü kutsala tapınma, hayatın inkarından başka birşey olamaz ve bu inkar kendini yok etme olarak geri döner. Bu çelişkinin anlamı, yaşamın kendiliğindenliği ile barış yaparak başkalarının şenliğine ortak olmaktır. Bu şenlik karabasana dönüşmediği sürece vicdanlarda yer edinir. Vicdanla sınanmayan bir özgürlük ise, asla bizlere ait olamaz.
Bu dolayımların sonunda laiklik nedir dediğimizde, ortaya birey olmanın verileri çıkar. Bireyin ortaya çıkmasıyla kişisel özerklik, yeni bir ahlakla tanımlanır ve her türlü taassuba karşı özgürlüğü öne çıkararak herkesin hakkına yönelir. Taassubun sadece dinsel olmadığını biliyoruz; taassuptan korunmanın yegane ölçüsü laikliğin sosyal düzen işlevine sığınmaktır. Bu nedenle özgürlük laikliğe muhtaçtır.
Laikliğin krizi denen olgu, taassuplar arasındaki çatışmadan başka bir şey değildir. Taassuptan kurtulmanın yegane yolu da ait olmaya itildiğimiz tüm kutsalları sorgulamaktan ve bu sorgulamayı herkesle paylaşmaktan geçer. Laiklik için savaşım vermek biz olmayla birleştiğinde, bütün bölücülükler uzaktan el sallamaya başlar ve bu durumda demokrasi belki bir olasılık olarak yüzümüze gülümser. Türkiye toplumu bu uzaklığın ve gülümsemenin farkında mı işte bunu bilemiyorum.
MUSTAFA TALAT KUTLU: Yargıç, Sincan Adliyesi