Laiklikten İslami hayata?

Geçmiş yıllarda herkes "kapitalizmden sosyalizme geçiş", "kapitalist olmayan yol" filan tartışırken, hayat insanlığın önüne "Sosyalizmden kapitalizme nasıl dönülür" sorusunu koydu.
Haber: CEMİLE ÖZVERİ / Arşivi

Geçmiş yıllarda herkes "kapitalizmden sosyalizme geçiş", "kapitalist olmayan yol" filan tartışırken, hayat insanlığın önüne "Sosyalizmden kapitalizme nasıl dönülür" sorusunu koydu. Dönüldü dönülmesine de, geçmişte yaşadıkları sosyalizm pratiğinin bu toplumları nasıl etkilediği ve eski sosyalist ülkelerdeki bugünkü kapitalizm pratiği, önümüzdeki yıllarda çokça incelenecek kanısındayım. Ama şimdi bizim önümüzde, yani "yüzde 99'u Müslüman olan" ama radikal laik bir dönem yaşamış Türkiye'de "İslami hayata dönüş mümkün mü?" sorusu var.
Bu soruyu bugün televizyonda gördüğüm başları bağlı, gözleri sürmeli binlerce genç kadının "Yusuuffff..." çığlıklarını görünce düşündüm. Gazeteciler gözleri mutluluk ve hayranlıkla baygınlaşmış "tesettürlü" genç kadınlarla konuşuyorlardı. Türkçeleri düzgün, belli ki hepsi en az sekiz yıllık öğrenimden gelme genç kadınlardı. Başlarını örtmelerine karşın erkeklerden utanması, çekinmesi olmayan, hicap kavramından uzak, "onu çok seviyorum", "ne kadar yakışıklı" filan derlerken bir tanesi "evli olmasaydı keşke" deyince, "eh, bu kadarına da pes" dedim. Bu kadarına da pes! Doğrusu İslamcıların işi zor, çok zor... Laik eğitimden geçmiş, kadın erkek eşitliği ile büyümüş, karma okullarda erkek öğrencilerle itişip kakışarak, dövüşüp koşmaca oynayarak, erkeğin tabu olmadığını öğrenerek yetişme çağlarını geçiren bu genç kızlar, şimdi de Yusuf Sami'ye olan hayranlıklarını hiç çekinmeden çığlıklar ve gözyaşları ile sergiliyorlardı.
Bundan uzun yıllar önce, annem beni yaz tatillerinde Ankara'dan Bursa'daki köyümüze gönderirdi. Köyde ben mini eteğimi çıkarır, şalvarı ayağıma geçirir, başıma yemeni bağlar teyze-dayı kızlarıyla birlikte çeşmeye filan giderdim. Çeşmede bir at arabası veya atlı geldiğine ilişkin bir ses duyulduğunda, kuzenlerim başlarını öne eğer ve yabancılarla göz göze gelmezlerken, ben tersine kim geliyor diye yola bakardım. Beni uyarır, yabancı erkeklerin yüzüne bakılmaz, göz göze gelinmez, ayıptır derlerdi ama bir türlü neden ayıp olduğuna ikna olmadığım için, ertesi gün yine onlar saklanırken ben yabancı erkeklerin dosdoğru gözlerine bakardım. Sami Yusuf için ağlayıp bağıran bu kadınları görünce bu anım geldi aklıma.
Tarkan fanı gibi
İlahi okuyan genç, yakışıklı delikanlı sahnede "Selamünaleyküm" diye izleyicilerini selamladığında, binlerce tiz kadın sesi "Aleykümselam" diye alanı inletti. "Are you ready?"nin İslamcası bu herhalde... Sami Yusuf hakkında genç kadınlar şöyle konuşuyorlardı: "Onu görmek için uzaktan geldim, onun fanıyım", "süper bir şarkıcı"... Üslup, terminoloji, beden dili, bu genç kadınların Tarkan konserindeki başı açık hemcinslerinden hiç farklı bir hissiyat içinde olmadıklarını gösteriyor. İşte bu yüzden iktidarı ele geçirmeye başladıkça İslamcılar katılaşacaklar, baskı yapmaya başlayacaklar, çünkü onlara bu kadınların başını örtüyor olmaları yetmeyecek, bir de yere bakmalarını isteyecekler, utanmalarını, sakınmalarını, niye örtündüklerini hatırlamalarını. Göreceksiniz, yukarıda anlattığım şeylere en çok İslamcılar kızacak.
Bundan senelerce önce doktora çalışmamı yaparken rastladığım bir anekdot karşısında doğrusu şaşırıp kalmıştım: Zaman 1921 yılı başlarıdır. Mustafa Suphi ve yoldaşları katledilmiş, 1920 yılında çok moda olan Bolşeviklik, komünistlik artık tasvip görmemektedir. Millet Meclisi'nin saygıdeğer üyesi, Türkiye Halk İştirakiyun Fırkası THİF'nın kurucularından Şeyh Servet Efendi ve diğer THİF üyeleri şimdi İstiklal Mahkemesi'nde yargılanmaktadırlar. Hakim sorgulamaya THİF'in kurulması için yapılan toplantılarda hazır bulunan üç peçesiz kadının varlığını sorgulayarak başlar. Bu kadınlar Cemile, Rahime ve Fatma Hanımlardır. Hakim şunu sorar: "Siz yanlarında kocası, ağabeyi veya babası olmadan, kapalı bir yerde, bu üç kadınla nasıl aynı mekânı paylaşırsınız?"
Şeyh Servet de, diğerleri de kırılır, dökülür, biz onları tanımıyorduk, bilmiyorduk, helalleri var mıydı, yok muydu ne bilelim, biz oraya gittiğimizde oradaydılar filan diye mazeret gösterirler. Yani soruşturma önce İslamiyet'te kadın ve erkeğin kapalı bir mekânda birarada bulunup bulunmayacağına ilişkin sorularla başlar. Bugün ben ne zaman bir İslami kanalda başı örtülü bir kadın spiker, programcı görsem, hemen bunu hatırlıyorum. Hiç tanımadığı onlarca erkekle aynı ortamda, gece veya gündüz birarada olabiliyorlar. Erkeklerle eşit hak ve yetkilerle donanmış bir şekilde çalışıyorlar. Lafı uzatmayayım, bütün bunların, bugünlerde yerilmesi pek revaçta olan laik Türkiye Cumhuriyeti'nin kadınlara verdiği hak ve yetkiler sayesinde gerçekleşebildiğini söylemek gerek.
O da cehenneme
Yine geçenlerde başıma gelen bir olayı anlatayım: İstanbul'da Eminönü'nden Üsküdar'a gitmek için motora bindim. Her zamanki gibi pantolon, vücuduma yapışmayan bir gömlek, makyajsız bir yüz, at kuyruğu saçlar, düz spor ayakkabılarla filanım. Bir hanım bindi, karşıma oturdu. Daracık, firuze renkli bir pantolon, kalçalarını örten, ama vücut hatlarını saklamayan yırtmaçlı bir gömlek, başında giysisinin frapan renklerini taşıyan çok şık bir türban, makyajlı ve yüksek topuklu sandaletlerinden ojeli tırnakları gözüküyor. Bana şöyle bir baktı, bakışından cehennemde nasıl yanacağımı anladım. Biraz sonra bir başka kadın geldi yanımıza oturdu, o da türbanlı ama kapalı ayakkabılı, uzun yerlere kadar mantolu, makyajsız biri idi. Önce bana şöyle bir baktı, sonra firuze renkli pantolonlu hanımı incelemeye başladı. Ayaklarındaki ojeye, yüzündeki makyaja, daracık pantolonuna... Sonra sessiz ama dudaklarını oynatarak lahavle çekti ve başını çevirdi. Ben durumu hemen kavradım, ben umutsuz vaka, ama o hanım da başını örtmekle asla kurtaramamıştı, cehenneme gidecekti. Bu sefer iki tane lacivert çarşaflı, yüzleri açık ama örtüleri çenelerinden değişik bir tarzda, daha önce hiç görmediğim gibi bağlanmış, sadece yüzleri ve elleri açık iki kadın geldi. Malum her tarikat kendini, kadınlarının başlarını nasıl örttükleri ile ifade ediyor. Erkekler Meclis'te filan kravatla dolaşırken üniformaları kadınlar taşıyor... Neyse onlar da bize umutsuz gözlerle baktı, giysilerimizi incelediler ve küçümsemeyle başlarını çevirdiler. Bitmedi, motor kalkmak üzere iken iki tane kara çarşaflı kadın bindi. Ayakkabıları bile görünmeyen, gözlerinde kara gözlükler, ellerinde siyah eldivenler, örtüleri burunlarının altından kapanan iki kadın. Lacivert çarşaflılarla şöyle bir bakıştılar. Savaş meydanında iki şövalyenin dövüş öncesi birbirlerini tarttıkları gibi... Sonra bize baktılar, biz yanmışız, hiç umut yok, sonra tekrar birbirlerine baktılar ve başlarını sesli lahavleler çekerek denize çevirdiler. En karası en Müslüman, en kapalısı en cennetlik... Bu tabloları sosyolojik açıdan incelediğimizde çok vahim sonuçlara doğru gidebileceğini görmemek mümkün değil.
Evet sorumuza tekrar dönelim: "Laiklikten İslami hayata dönüş nasıl olacak?" Önce bu insanların gözünün içine bakan kadınların terbiye edilmesi gerek, sonra İslamcı erkek popçuların konserlerinin yasaklanması gerek, kamu alanında baş kapatmak yetmez, erkek ve kadınların birlikte aynı odada, aynı mekânda bulunmalarını engellemek gerek, İslamcı kadınların fikir yürütmesine, köşe yazarı olmasına, bağımsız davranmasına yasak koymak gerek... Bu böyle gider. Ama ben bu tablonun bir umudu da taşıdığını görüyorum. Hıristiyanlıkta 500 yıl önce başlayan reform sürecinin İslamiyet'te de Türkiye'den başlayacağı/başladığı düşünülemez mi? Belki de kadınlar İslam'ı reforme edecek. Cuma namazları, cenaze namazları ile başlayan süreç, laik Türkiye'nin kadınlara kazandırdıklarını, başları kapalı da olsa kıskançlıkla koruyacağını ummamızı sağlayabilir mi? Çok zayıf da olsa bunu ummak istiyorum.

CEMİLE ÖZVERİ: Öğretim görevlisi