Liberalizmin tuzağına düşmek

Nuray Mert'in feminist olmadığı, yazılarını ve konuşmalarını takip eden herkesin malumu. Kendini solcu olarak tanımlayan, bu duruşunu tıpkı Müslümanlığı gibi büyük ölçüde vicdanında temellendiren bir entelektüel o.
Haber: AYTEN ALKAN / Arşivi

Nuray Mert'in feminist olmadığı, yazılarını ve konuşmalarını takip eden herkesin malumu. Kendini solcu olarak tanımlayan, bu duruşunu tıpkı Müslümanlığı gibi büyük ölçüde vicdanında temellendiren bir entelektüel o. Tahlillerini sınıfsal eksende yapmakla birlikte, başörtülü kadınların uğradığı ayrımcılık, ırkçılık gibi toplumsal-politik sorunlarda, "saf" anlamda sınıfsal tahlille sahip olunamayacak duyarlılıklar gösteriyor. Böylesine vicdan yönelimli bir entelektüel ve politik kavrayışa sahipken yıllardır vicdanının uzanamadığı bir eşitsizlik, ayrımcılık, iktidar ve tahakküm alanı var. Yıllar önce verdiği bir röportajda ifade ettiği gibi, "cinsten kaynaklanan bir eşitsizlik olduğuna inanmıyor(um)".
Oysa cinsiyete dayalı eşitsizlik ve ayrımcılık, din ya da seküler din olan milliyetçilik gibi inanıl (may)acak bir alan değildir; entelektüel düzlemde öğrenilebilir/cahil olunabilir, bilişsel düzlemde farkında olunabilir/kör kalınabilir, duygusal düzlemde kabul/reddedilebilir bir tarihsel-toplumsal-nesnel vakıadır. Yalnızca Türkiye coğrafyasına bakacak olursak, kadınların temsil oranı TBMM'de yüzde 4,3, yerel yönetimlerde yüzde 1,5; yüzde 50'si ücretsiz aile işçisi. Yaşı 60'ı aşmış 3,2 milyon kadının yüzde 90'dan fazlası yoksulluk sınırının altında gelire sahip. Son beş yılda, resmi kayıtlara göre 1806 kadın (yani her gün bir kadın) töre ve namus cinayetine kurban gitti. Ankara Bentderesi'nde kadın etinin parası 30 YTL (pazarlıkla ya da kadının yaşlı olması durumunda 10 YTL'ye kadar düşebiliyor). Diyarbakır'da okuma yazma bilmeyen 341 bin insanın 248 bini kadın. Geçenlerde okuduğum bir basın açıklamasının ardından arkadaşımın işyerinde çaycılık yapan kardeş, "Televizyonda gördüm, kelli felli o kadar adamsınız, o kadına mı düştü konuşmak" demiş, güldük hep birlikte. İki gün önce evime doğru yürürken adamın biri yine laf attı, yine durduk yerde sinirim bozuldu. Bu memlekette koymaklı, girmekli, geçirmekli en ağır küfürler kadın bedeni üzerinden savruluyor. Vs. vs. vs.
Öğrenmemiş, farkındalık-bilinç geliştirmemiş olmayı, reddiye çıkarmayı kınayamam. Yalnızca, toplumda sözüne ve sesine yer olanların her anlamda sorumluluklarının katmerli olduğunu, kamusallık içinde kuracakları her cümlenin arkasında sağlam ve serinkanlı bir bilgi donanımı, dikkatli ve özenli bir politik doğruluk olması gerektiğini belirtip geçerim. Bu gerekliliği bana bir kez daha düşündüren 7 Mart tarihli Neden'de (NTV) Mert'in kullandığı söylemler oldu (8 Mart öncesi, cinsiyet sorunlarının konuşulacağı bir programa neden bir antifeministin çağrıldığı, neden bu çağrıya kendisinin icabet ettiği ayrı bir muamma). Antifeministliğinin kadın düşmanlığına vardığı noktaysa, koca dayağı konuşulurken, "katlanırsa maruz kalır elbet" fecaatiydi.
İnsan olmaya dair temel hakları ihlal edilenin mi edenin mi sorumlu kılınması gerektiği tartışması bir yana (devlet kaynaklı işkencede işkenceye uğrayanın katlanmama seçeneğinden bahseden olmuyor hiç
-çok yerinde bir yaklaşımla- ya da ABD'nin Irak kıyımından Iraklıları sorumlu tutmuyoruz...) burada Mert'in politik formasyonu açısından da cinsler arası eşitlik ve özgürleşme perspektifi açısından da sorunlu olan bir geri plan var: Liberal kavrayış. Bu kavrayışın bir ayağı, sorunu tek tek kadınlar ve erkekler meselesi olarak gören bir bireycilik vurgusuna yaslanır. Oysa, -Mert pek sevecek şimdi bu kavramı- cinsiyet eşitsizliği dediğimizde bir "sistem"den, bir "kadın meselesi"nden değil , "toplum meselesi"nden söz ediyoruz. Cinsiyete dayalı işbölümü gibi emeğin örgütlenmesini, cinsiyetçi denetim, hiyerarşi, baskı ve dışlama gibi iktidarın kurulması ve sürdürülmesini, çekirdek ailenin baskınlığı gibi cinsel ilişkilerin düzenlenmesini içeren yapısal boyutları da çevrime alıyoruz dolayısıyla. Liberal kavrayışın bir diğer ayağı da, kadınların, isterlerse yaşamın her alanında eşitçe yer alabileceklerini iddia etmektir (Katlanıyorsa dayak yer, istemiyorsa parlamentoya girmez, kendine güveniyorsa gece sokağa çıkar, vs.). Yasal düzenlemeler de engel değilken, bu olamıyorsa, bütün sorun kadınların kitlesel ve doğal olarak isteksizliği, istençsizliği, yeteneksizliği, yetersizliği, güçsüzlüğü, kendine güvensizliği, o zaman bu perspektifin olağan uzantısı.
Kadınların tarihi
Bu tür bir liberal kavrayışın bir değişkesi de kadınların önünde özgül engeller bulunmadığı biçimindedir: Varolan güçlükler sınıfsal, bölgesel, ekonomik vb. ayrımlardan kaynaklanır. Bu güçlüklerle karşı karşıya bulunmayan kadınlarsa, isterlerse yaşamın her alanında eşitçe yer alabilirler, bunun örnekleri vardır. Oysa biz sınıfsal, bölgesel, ekonomik eşitsizlikten değil, cinsiyet eşitsizliğinden bahsediyoruz tam da. En zengin adamın karısının da yoksul olabileceğinden. İşçi sınıfının kadınlardan ve erkeklerden oluştuğundan ve bunun iktidar, tahakküm ve sömürü ilişkileri bağlamında çok şeyi fark ettirdiğinden (Dünyanın bütün işçileri, çoraplarınızı kim yıkıyor, çocuklarınıza kim bakıyor, sefertasınızı kim hazırlıyor?!). "Sosyoekonomik arka plan..." diyor sürekli Mert katıldığı TV programında, "kapitalizmi tahlil etmeden..." diyor. Böylece, cinsiyet eşitsizliğini bir "kültürel mesele ya da tortu"dan ibaret algıladığını da belli ediyor. 1970'ler boyunca ve sonrasında sosyalist feministlerin, kadınların tâbiyetinin kapitalist toplumun ekonomi-politiğiyle bağlantılı maddi temeli üzerine ürettikleri dünyanın literatürü güme gidiyor bu arada. Kaldı ki, tarihsel dönemleştirmeler de "erkeklerin erkek deneyimlerinin bilgisini evrenselleştirerek yaptıkları bilim"in ürünüdür. Fatmagül Berktay, "Kadınlar için" der, "tarih 1970'lerde başlar". Çok değil, 1970'lerde sistematik olarak akademiya içine kadınların tarihi, psikolojisi, anatomisi, coğrafyası, edebiyatı vs. bir yandan araştırılıp yazılmaya bir yandan anlatılmaya başlanmıştır. Varın "tarihöncesi" ne demek, yeniden düşünelim. Yeniden düşünelim: Köleci sistem, feodal sistem, kapitalist sistem dönemleştirmesi kadınların tarihlerine ne denli karşılık geliyor. Buradan bakmayıp "evet, kapitalizm..." desek, kapitalist ilişkilerin neresi cinsiyetsiz Allahınız aşkına? Cinsiyetsiz, ırksız, etnisitesiz, cinsel yönelimsiz bir boşlukta mı yüzüyor bu kapitalizm denen sistem?
Cinsiyet eşitsizliğini liberal bir perspektiften analiz etmeyi yeğlediğinizde, hem de "sosyoekonomik arka plan"la ne denli iç içe olduğunu görmemeyi yeğlediğinizde, "yasalar, çalışma, eğitim" der geçersiniz. Mert de bunu yapıyor yukarıda andığım röportajında: "Ben ancak kadınların hukuk önünde eşit olmasını savunabilirim, ki bu mevcut ileri toplumlarda. Çalışmak için koca izni kaldırıldı değil mi? [evet, Anayasa Mahkemesi'nce iptal edildi, ancak 1990 yılında] ... Kadınların çalışmaları ve eğitilmeleri sağlandıktan sonraki kısmı zaten tamamıyla eğitim şeysi. Yani kadınları daha fazla eğiteceksin". Şemseddin Sami de 1879'da yayınlanan Kadınlar risalesinde bunu söylemişti: Kadınları eğiteceksin. Ve 19. yy'ın bilumum ilerici liberal erkekleri. Bir yüzyıldan fazla bir zaman sonra aynı yaklaşımı solcu entelektüel bir kadında görmek şaşırtıcı ve acıtıcı doğrusu.
"Toplu bir kurtarma projesiyle ilgiliyim ben" diyor Mert. Toplum toplu olarak kurtarılır mı kurtarılamaz mı bilemem, hem de şunun şurasında kıyı kentlerinin sular altında kalmasına, kitlesel göçlerin yaşanmasına, Türkiye'nin çölleşmesine 50 yıldan az bir zaman kalmışken... Fakat bildiğim iki şey var: Birincisi, dünya da toplum da toplu olarak "kurtarılacak"sa, bunun bir hattı cinsiyet eşitsizliği ve ayrımcılığıyla mücadeleden geçiyor. İkincisi, toplu olarak "kurtarılma"yı beklemeyeceksek, bugünümüzü gelip gelmeyeceği belli olmayan bir kurtuluş gününe kurban etmeyeceksek, her türlü hiyerarşiyi, iktidarı, baskıyı, otoriteyi, eşitsizliği, şiddeti olumsuzlayan bir praksisin bir hattı yine cinsiyet eşitsizliği ve ayrımcılığıyla mücadeleden geçiyor. Feminizm de, kadın hareketi de bunun için vardır. Herkese de lazımdır.

AYTEN ALKAN: Dr., Ankara Üni.