Linç kültürünün kökenleri

Son yıllarda başta Trabzon olmak üzere ülkenin değişik yörelerinde yaşanan olayları ve bu olaylarla birlikte gündeme gelen linç atmosferini bir kez daha hatırlatmaya gerek yok herhalde.
Haber: MEHMET ALİ GÖKAÇTI / Arşivi

Son yıllarda başta Trabzon olmak üzere ülkenin değişik yörelerinde yaşanan olayları ve bu olaylarla birlikte gündeme gelen linç atmosferini bir kez daha hatırlatmaya gerek yok herhalde. Bu atmosferin nasıl oluşturulduğunu hatta resmi zevatın söylemleriyle nasıl desteklenerek, kurumsal bir yapıya kavuşturulduğunu da ayrıca vurgulamaya gerek yok. Artık üzerinde durulması gereken esas mesele bu linç kültürünün nasıl olup da toplum nezdinde yaygınlık ve meşruiyet kazandığını irdelemek olsa gerek. Elbette ona paralel olarak eğer bir yolu varsa bu durumun önüne nasıl geçileceğini belirlemek de.
Hiç şüphesiz ki, bugünlere ve bu ortama kısa zamanda gelinmedi. Sadece milliyetçi duygular da bu toplumu buraya tek başına taşımadı. Peki öyleyse ne oldu da buralara gelindi? Zaman içinde neler değişti de, ona bağlı olarak toplumsal yapımızda da yabancıya, öteki yerine konulana hatta farklı düşünenlere karşı bu denli önyargılı ve taraflı bir bakış açısı gelişti?
Eğitim sistemimize baktık mı?
Ne olup bittiğini anlamak için Türk milli eğitim sisteminin ideolojisine bir gözatmak gerekecek her şeyden önce. İttihatçılar ile başlayan ancak tam anlamıyla uygulama sahasına oturtulamayan bir konu, Cumhuriyetin ilanı sonrasında yürürlüğe konulur. Bu proje ulus-devlet kadar aynı zamanda bir ulus inşasını da öngörür. Fransız Cumhuriyeti başta olmak üzere, evrimsel bir dönüşüm yerine daha sert ve keskin dönüşümleri yaşayan aynı zamanda çabuk tarafından çağdaşlaşmak çabasındaki tüm toplumlarda olduğu gibi Türkiye'de de yeni bir vatandaş tipinin oluşturulması işine girişilir.
Bu vatandaş tipi, ülkedeki tüm insanların eşzamanlı olarak biçimlendirileceği bir eğitim sisteminin tezgahından geçirilmesiyle oluşturulacaktır. Milliyetçiliği ırksal özellikler bağlamında kabullenen bu sistemin tüm farklılıkları ve aykırılıkları şeytanileştirerek dışlayacağını da bu arada unutmamak gerekecek. Siyaset yapmanın, sorunları siyasal mekanizmaları kullanarak demokratik bir yaklaşımla çözme yollarının da tıkandığı ve her işin kutsallaştırılmış bir devlete havale edildiği bu sistemde, vatandaşın vatandaş olarak varlığı da ancak içinde bulunduğu topluluğa bağlılığı ve itaati oranında önem kazanacaktı. Bireyselliği boyutunda değil elbette.
O vatandaşın hakları da tıpkı 1926 yılında Mehmet Emin'in 'Malumat-ı Vataniye' ders kitabında ifade ettiği gibi, mükellef olduğu vazifesinin ifası için olacaktı. Yoksa gerçekten söz ve hak sahibi vatandaşlar oldukları için değil. Vatandaş yerine getirdiği vazifeleri ve üstlenmek zorunda olduğu yükümlülükleri kadar hak sahibi olabilirdi. Bir başka şekilde ifade etmek gerekirse, devlet öncelikle kendisine sadık, yükümlülüklerini bilen, makbul ve gerektiği hallerde bir o kadar da militanca davranan bir vatandaş tipini arzuluyordu. Sistem böylesi bir anlayış üstüne kurguluyordu.
İşin ahlaki boyutu zaafa uğrayınca
Sistem nezdinde makbul olan bir vatandaş tipinin oluşturulmasında hiç şüphesiz ki, eğitimin tartışmasız bir yeri ve önemi bulunuyor. Bu eğitim sisteminin ilk bakışta olumlu gibi duran yanlarından birini de seküler bir anlayış üzerine oturtulmuş olması oluşturuyor. Dogmalardan arındırılmış zihinler oluşturulması gibi iddialı hedefleri olan bu anlayışın sebep olduklarına sonuçları itibarıyla baktığımızdaysa ortaya çıkan tablonun hiç de sanıldığı gibi olmadığı görülüyor. Geçmiş zamanların kadim dinlere dayanan ahlaki sisteminin çökertilmesinin yanı sıra yerine demokratik değerlere dayalı bir sistemin konulamaması ve dolayısıyla da şeffaf, önyargısız ve gerektiğinde kendini sorgulayan bir anlayışın ikame edilememesinin oluşturacağı boşluğun nasıl ve ne şekilde doldurulacağı da başlangıçta apayrı bir muamma idi.
Ancak akıp giden yıllar gösterecekti ki, oluşturulan bu boşluk, doğanın boşluk kabul etmeyeceği prensibinden hareketle kısa zamanda lumpenleşmiş bir anlayıştan mafyalaşmaya, ırkçı bir bakış açısından esinlenen linç kültürüne değin bambaşka bir atmosferin etkisine girecekti.
Siyasetsizlik de bu duruma eklenince
Eğitim sisteminin, özellikle 12 Eylül sonrasında boyutları ve aktörleri alabildiğine genişletilmiş bir tehdit ve tehlike algısı üzerine yeniden kurguladığı, bu eğitim sisteminin yetiştireceği insan tipinin öncelikli algısının iç ve dış düşmanlar üzerine odaklanacağı aşikârdı. Böyle bir dünya tasavvurunun söz konusu düşmanlara karşı sürekli olarak teyakkuz halini zorunlu kılması da kaçınılmazdı. Tehdit ve tehlike nerede ve ne şekilde belirirse belirsin, bir an önce üstüne gidilerek bertaraf edilmeliydi. Ermeni mi, İslamcı mı, Kürt mü olduğununsa bu bağlamda fazla bir önemi yoktu.
Çünkü sistem, sorunların çözümünde vatandaşın demokratik haklarını kullanarak inisiyatif almasını hoş karşılamıyordu. Ortada bir sorun varsa birileri onun gereğini düşünüp ne yapılması gerekiyorsa yapacaktı. Vatandaşa da elbette bunu onaylamak kalacaktı.
Acaba bir şeyler mi değişiyor?
Son günlerde yaşananlara bakıldığında birtakım çevrelerde, -şimdilik sessizce dile getirilse de-, toplumun hiç olmazsa bir kesimi itibarıyla yaşanan olaylara artık farklı bir gözle bakmaya başlamasının oluşturduğu endişe mevcut. Bu ülke insanının tamamen kendi iradesiyle sokaklarda inisiyatif alması, sorunların çözümünde siyasetin yegane ve vazgeçilmez araç olduğunu görmesi, eğitim kanalıyla yapılmaya çalışılan militarizasyona ve apolitikleştirme çabalarına rağmen salt vatandaş olarak ağırlığını siyasetin gündemine koyması, acaba bir şeyler elden kaçıyor mu diyerek kimilerinin karabasanlar görmesine mi neden oluyor?
Ermeni miyiz, Türk müyüz gibi abesle iştigal cinsten tartışmalara girişenler acaba tabandan gelecek demokratik bir dip dalgasının sebep olabileceği değişimden mi çekiniyorlar? Hrant Dink'in ardından yürüyen onbinler sakın linç kültürünün bertaraf edilmiş olduğu, sorunlarını siyaset yoluyla çözmeyi hedefleyen daha demokratik bir Türkiye için böylesi bir mesaj vermiş olmasınlar?