Lişboğa'ya hoşgeldiniz!

Bu neresi diye düşünmeyin, hemen söyleyeceğim: Lizbon! Portekizliler başkentlerinin adını Lisboa diye yazıyorlar ve bütün s harflerini ş olarak okuduklarından pek çoğumuzun "Lizbon" diye bildiğimiz kent "Lişboğa" oluyor.
Haber: AYSIN İZER / Arşivi

Bu neresi diye düşünmeyin, hemen söyleyeceğim: Lizbon! Portekizliler başkentlerinin adını Lisboa diye yazıyorlar ve bütün s harflerini ş olarak okuduklarından pek çoğumuzun "Lizbon" diye bildiğimiz kent "Lişboğa" oluyor. Bol ş ve ğ'li bir dilleri var ve bu dilin sesi hiçbir Avrupa dilinin sesine benzemiyor.
Avrpa'nın güneybatı kenarında Akdeniz ve Atlantik Okyanusu'na bakan ince uzun bir kıyı ülkesi Portekiz. Bu coğrafi konum, onun bütün tarihinin ve dünyadaki bugünkü yerinin oluşumunu çok etkilemiş. Başkent Lizbon, İstanbul gibi yedi tepe üstüne kurulmuş, bir nehir ve bir deniz ile çerçevelenmiş, doyumsuz güzellikte manzaraları olan bir kent.
Tejo nehrinin kuzeyinde yer alan Lizbon'un eski kent merkezinin adı Alfama. Mağribiler tarafından kurulmuş olan Alfama Arapça'dan gelen "el hama hamam" kelimesinden türemiş ve günümüze de onların izlerini taşımış. Semtin en belirleyici özelliği yokuş aşağı inen dar parke sokaklardan ve küçük evlerden oluşması. Bitişik nizam evlerin tek nefes alan yeri giriş kapısı ile her iki yanında pencereler olduğundan sabah erkenden sokağa bakan bütün kapılar açılıyor ve herkes gecenin geç saatlerine kadar kapının önünde veya sokakta yaşıyor. Bizdeki gibi, sokaklarını ve kapılarının önünü süpürüyorlar, çamaşırlarını sokağa veya balkondan aşağı sarkıtarak asıyorlar. Balkonları küçük ama çok renkli ve neşeli. Ya çiçeklerle donatılmış ya da grapon kağıtları ile süslenmiş. Küçük sokak aralarında bir iki masalık lokantalar görebiliyorsunuz. Lizbonlular da bizim gibi mangala çok düşkün, her kapının önünde büyüklü küçüklü mangallar duruyor ve öğleden başlayarak gece yarısına kadar et kokusundan sokaklardan geçilmiyor.
Baixa, zengin fakir bütün Lizbonluların çok beğendiği, itibar ettiği ve turistlerin mutlaka gezdiği bir yer. Tamamen korunmaya alınmış bu bölgede bütün evler ve malikaneler eski. Hepsi restore edilmiş veya ediliyor. Üst katlardan aynı İstanbul Boğazı gibi, büyülü bir deniz manzarası görülüyor. Sokak aralarında veya meydanlarda çok sayıda temiz, küçük meyhane ve restorana rastlıyorsunuz. Bunlar öğle vakti çevredekilere yemek veriyor, akşam meyhane oluyor. Meyhanelerin bir kısmında geceye doğru fadolar söyleniyor. Önce kadın garson sonra barmen çıkıp fado söylüyor, sonra işlerine devam ediyorlar. Fado deyince Amalia Rodrigez'i unutmamıza imkan yok! Lizbonlular da unutmamış. Lizbon'da adına bir müze ve bütün plakçılarda CD'leri var, her yerde onun güzel yanık sesi yankılanıyor.
Genel olarak dışarıda yemek ucuz, porsiyonlar büyük, doyurucu ve lezzetli. Balık çok bol ve özellikle Haziran ayında, bizim sardunya dediğimiz "sardin" burada daha iri, bol, ucuz ve lezzetli. Portekizlilerin "bacalhau" dedikleri tuzlu morina balığı, Norveç'ten gelmesine rağmen neredeyse "milli yemekleri". Atlantik Okyanusu kıyısında Costa da Caparica'da yediğimiz "Cataplana de peixes mistos" (karışık deniz ürünleri buğulaması) unutulmaz bir lezzetteydi. Tabii balığın yanında içilen lezzetli Portekiz şarabını da unutmamak gerek.
Lizbon tramvayları
Bu eski kentte yabancıların dikkatini çeken diğer bir şey Lizbon tramvayları. Bunlar aynı İstanbul'un eski tramvayları gibi ağır ağır kentin her yerine gidip geliyorlar. Bir de Lizbon'un dik yokuşlarını aşan ve "ascensor" diye adlandırılan, eğik ve küçük tramvaylar var. Vatmana yarı yolda inebilir miyiz diye sorunca "Arada durmaz en son durakta ineceksiniz" diyor. Ama benim çocukluğumdaki İstanbul'da olduğu gibi, yokuşta tramvayın yavaşladığı yerde herkes tramvaydan atlıyor ve kolayca evine gidiyor.
Biz oradayken şansımıza iki hafta üst üste Saint'lerin (azizlerin) günü fiestalarla kutlandı. Bu aziz günleri bizim kandillerimize denk düşüyor diye düşünüyorum. Biz kandillerde mevlit okuruz ve sessizce o geceleri kutlarız. Lizbonlular tam aksine kendilerini sokağa atıyorlar. İlk geldiğimiz gün kentin bütün sokakları süslenmişti ve gece de sabaha kadar, her köşede, her sokakta ve her meydanda insanlar ızgara etlerini yediler, şarkılar söylediler ve dans ettiler. Belki saat 01.00'den sonra artık pek dans edemiyorlar ama 03:00-04.00'e kadar romantik fadoları yatağınızdan rahatça dinleyebiliyorsunuz.
Burada yaz günlerinin en sevilen eğlencesi "boğa güreşi". Portekizliler her fırsatta ve her bahane ile bir boğa güreşi tertipliyorlar ve çoluk çocuk arenaya doluşarak gecenin geç saatlerine dek coşku ile matadorları alkışlıyorlar. Boğa güreşi artık bir "show"a dönüşmüş ve Portekizliler "Bizim boğa güreşimiz İspanyollarınki gibi kanlı değil, biz boğayı kesinlikle öldürmüyoruz" diye böbürleniyorlar. Gerçekten de boğa, güreşin sonunda iki üç küçük sıyrıkla, arenaya doluşan diğer boğalarla birlikte dışarı çıkıyor. Pırıl pırıl işlemeli ve çok gösterişli giysilerle arenaya çıkan matadorlar üç dört adet süslü iği boğanın sırtına batırınca güreş bitiyor. Bu sefer arenaya 10 toreador çıkıyor ve yenik boğayı boynuzlarından tutup yere çökertmek için üstüne atlıyorlar ama burada bazen toreadorlar bazen boğalar galip geliyor. Boğalar galip gelirse toreadorlar hemen kendilerini paravanların arkasına atıyor. Sonunda matador muzaffer bir eda ile arenada tur atıyor. Eskiden galip gelen matadora güzel kadınlar şallarını atarmış ve matador da beğendiği kadının şalını alırmış. Bu adetten esinlenerek matador arenada tur atarken herkes büyük bir coşkuyla şapkalarını, şallarını, ceketlerini ve çantalarını arenaya atıyor, matadorlar da bunları geri yolluyor. Seyirciler gene atıyor, matador gene geri gönderiyor. Karşılıklı bu "atışmanın" sonunda matador kucağı çiçeklerle dolu olarak arenayı terk ediyor.
Gülbenkyan Müzesi
Lizbon'da görülecek çok şey var ama bunların içinde bir tanesi biz Türkler için mutlaka görülmesi gereken bir yer: Calouste Gulbenkian Müzesi. Bu müzede bulunan İznik çinileri herhalde dünyadaki en iyi örneklerden birkaçıdır sanıyorum. Ayrıca şu sıralar müzede Sabancı Müzesi'nin katkısıyla hazırlanmış Türk ressamları ve onların çağdaşı Portekizli ressamların ortaklaşa bir sergisi var. Bunun dışında Sao Jorge Kalesi, Se katedrali, Santa Engracia kilisesi, kralların yazlığı olarak bilinen Belem ve manastırı görülmesi gereken yerlerden hemen aklıma gelen bir iki tanesi. 1998 yılında World Expo'nun açıldığı Parque das Naçoes ve Gare do Orient'ten bahsetmeden geçemeyeceğim. Modern Portekiz mimarisinin bir örneği olan ve mimar Santiago Calatrava tarafından dizayn edilmiş Orient Garı mimarisiyle görülmesi gerekenler arasına giriyor.
Lizbon'u çok sevdim. İnsanları, kentin yapısı ve alışkanlıkları bize çok benziyor. Ama, yaya geçidine adım atar atmaz bütün araçlar "zınk" diye duruyorlar. Anlaşılan Avrupalı olmuşlar. İşte bizden farkları!