''Lochner'in hayaleti'' Anayasa Mahkemesi'nde mi?

ABD Yüksek Mahkemesi'nin sosyal hakları piyasaya ve sözleşme özgürlüğüne feda eden "Lochner v. New York" kararı (1905), Anayasa hukuku literatüründe "dogmatik liberalizmin en uç noktası" olarak kabul edilir.
Haber: AZİZ ÇELİK / Arşivi

ABD Yüksek Mahkemesi'nin sosyal hakları piyasaya ve sözleşme özgürlüğüne feda eden "Lochner v. New York" kararı (1905), Anayasa hukuku literatüründe "dogmatik liberalizmin en uç noktası" olarak kabul edilir. New York eyaleti 1897'de fırın işçilerinin günde 10, haftada 60 saatten fazla çalışmalarını yasaklayan bir yasayı kabul eder. Yasayı çiğneyerek işçileri daha fazla çalıştıran fırıncı Joseph Lochner, önce 25 sonra 50 dolar para cezasına çarptırılır. Bu cezalara karşı açtığı davaları New York Yüksek Mahkemesi'nde ve Temyiz Mahkemesi'nde kaybeden Lochner, sebatla (!) konuyu ABD Yüksek Mahkemesi'ne taşır. Yüksek Mahkeme'nin bir dönüm noktası olarak kabul edilen kararında, fırın işçilerinin çalışma sürelerini sınırlayan yasa "bireysel sözleşme özgürlüğü ve hakkına karşı makul olmayan, mantıksız, gereksiz ve keyfi bir müdahale" olarak nitelenir ve ABD Anayasa'sına aykırı bulunur. Bu karar Anayasal yargının "bırakınız yapsınlar" dogmasını onaylamasıdır.
Çalışma saatlerini Anayasa'ya aykırı bulan çoğunluk görüşünü kaleme alan yargıç Peckham, uzun çalışma saatlerinin fırın işçilerinin sağlığını tehdit ettiği iddialarına karşı mealen şu yanıtı veriyordu: "Fırıncılık işi asla sağlıksız bir iş olarak nitelenemez. Bazı ufak tefek sağlıksız durumların varolabilir, ancak bu ufak tefek sağlıksızlıklar devlet müdahalesi için geçerli neden olamaz." Piyasanın bekası için "ufak tefek sağlıksızlıklara" göz yummak gerekirdi.
ABD Yüksek Mahkemesi tarihinin en tartışmalı kararlarından biri olarak bilinen karar 1937 yılında kadar devam eden ve "Lochner dönemi" olarak bilinen bir dönemi başlattı. Mahkeme ancak 1937'de "West Coast Hotel v. Parrish" kararı ile Washington eyaletinin Asgari Ücret Yasası'nı, Anayasa'ya uygun bularak "bırakınız yapsınlar" anlayışından uzaklaştı. Lochner kararı Anayasa hukuku literatürüne "Lochner'in Hayaleti" deyimini kazandırdı. Aradan geçen yüzyılda güç kazanan "sosyal cumhuriyet" ve "sosyal devlet" üzerinde, liberal iktisadın ve Anayasalarının yansızlığını vaaz eden "Lochner'in Hayaleti" dolaştı durdu. ABD'de New Deal (1936) uygulamaları ile Avrupa'da ise 2. Dünya Savaşı sonrasında kabul edilen ve klasik liberal Anayasa metinlerini aşan "sosyal" Anayasalar ile birlikte "liberal hukuk devleti" karşısında "sosyal hukuk devleti" öne çıktı. Anayasa yargısı, sadece sivil ve siyasal hakları temel alan ve sadece siyasal iktidar karşısında bir fren ve karşı ağırlık olarak değil aynı zamanda sosyal hakları da esas alan ve piyasa karşısında toplumu, bireyi koruyan bir mekanizma olarak işledi.
Çağrıştıran noktalar
Anayasa Mahkemesi'nin 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Yasası ile ilgili gerekçeli kararı da Türk Anayasal yargısı açısından bir dönüm noktası özelliğin taşıyor. "Lochner'in Hayaleti" Anayasa Mahkemesi koridorlarında mı? Bu soruya "hayır" demek güç. Anayasa Mahkemesi'nin 2006/112 sayılı gerekçeli kararı "sosyal devlet" ilkesinden ve "sosyal güvenlik hakkından" güçlü bir uzaklaşmaya, "sosyal devlet" ilkesinden, "iktisadi devlet" ilkesine dönüşe işaret ediyor. Anayasa Mahkemesi gerekçeli kararında, iptali istenen sosyal güvenlik yasasını "sosyal devlet" ilkesine ve "sosyal güvenlik hakkına" aykırılıktan ele almadı, bu noktaları ihmal etti. Yasayı sadece "eşitlik" ilkesinden ele alan mahkeme, kamu görevlilerinin haklarını koruyup ve onlar için farklı düzenleme talep ederken, piyasa koşullarında çalışan diğer sigortalılara ise (işçileri ve esnafı) "bırakınız yapsınlar"ı reva gördü.
Anayasa Mahkemesi'nin 30 Aralık 2006'da açıklanan gerekçeli kararında "Lochner'in Hayaleti"ni çağrıştıran çok sayıda unsur yer alıyor. İki hafta önce, mahkemenin gerekçeli kararı yayımlanmadan önce Radikal İki'de yazdığım "Diş çürümesinin Anayasa'ya uygunluğu" yazısında mahkemenin sigortalılarının ezici çoğunluğun dişlerinin çürük kalmasını Anayasa'ya uygun bulan kararının gerekçelerinin merak konusu olduğunu vurgulamıştım. Mahkeme gerekçelerini açıkladı. Bu gerekçe Anayasa'ya uygun bulunan diğer hak kayıpları için de aynen tekrarlanmış: "Anayasa'nın 56. maddesinin üçüncü fıkrasında Devletin herkesin hayatını, beden ve ruh sağlığı içinde sürdürmesini sağlamakla yükümlü olduğu, son fıkrasında da sağlık hizmetlerinin yaygın bir şekilde yerine getirilmesi için kanunla genel sağlık sigortası kurulabileceği öngörülmektedir. Ancak bu maddede Devlete verilen görevin Anayasa'nın 65. maddesinde belirtilen mali kaynakların yeterliliği ölçüsü ile sınırlı olduğu kuşkusuzdur. Genel sağlık sigortasının tüm nüfusu kapsaması nedeniyle diş protez giderlerinin karşılanmasında belirli yaş gruplarına ödeme yapılmaması ya da bazılarına belli oranda ödeme yapılması Devletin mali kaynaklarının yeterliliği ölçüsünde yasa koyucunun takdirindedir."
Bu gerekçe, "sosyal devlet"e vedadır. Mahkeme açıkça "sosyal devlet" ilkesi yerine "iktisadi devlet" ilkesini benimsedi, kaynak yoksa devleti sosyal yükümlülüklerinden muaf tuttu. Oysa Anayasal yargı, devleti sosyal ödevleri için kaynak bulmakla yükümlü saymalıydı. "Devletin mali kaynaklarının yetersizliği" gibi son derece öznel, konjonktürel ve politik bir gerekçeyle verilen karar "sosyal hukuk devleti" ilkesinin piyasaya feda edilmesinden öte bir anlam taşımıyor.
Anayasa Mahkemesi'nin işçilerin emeklilik için 7000 gün olan prim ödeme koşulunu 9000 güne çıkaran, yüzde 65 olan emekli aylığı bağlama oranını yüzde 50'ye indiren, daha kaliteli sağlık hizmeti için katılım payı ödenmesini öngören sosyal güvenlik yasası hükümlerini Anayasa'ya uygun bulan ve bunu iktisadi rasyonellere, devletin mali kaynaklarının kısıtlılığına, sosyal güvenlik sistemine aktarılan kaynaklarının iktisadi olumsuzluk yarattığı iddialarına dayandıran kararı ile ABD Yüksek Mahkemesi'nin fırın işçilerinin çalışma sürelerinin düşürülmesini "teşebbüs özgürlüğüne" aykırı bulan kararı arasında büyük bir paralellik var. Her iki karar da reel politiğe, iktisadi rasyonellere dayalı ve sosyal olanı gözardı eden kararlardır. Ancak unutulmamalı ki, Amerikan Anayasası klasik liberal bir Anayasa idi (hâlâ da öyledir), oysa Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, cumhuriyetin temel niteliklerinden birini "sosyal hukuk devleti" olarak belirliyor ve bu hükmün değiştirilmesi dahi teklif edilemiyor.
Yargıç Holmes, klasik liberal bir Anayasa olan Amerikan Anayasası'nın liberal iktisadın dogmalarını esas almadığını iddia ederek Lochner kararına karşı oy yazmıştı. Türk Anayasa Mahkemesi ise yüzyıl sonra ve uygulaması sınırlı olsa da sosyal devleti cumhuriyetin temel niteliği sayan bir anayasayı liberal-iktisadi bir anayasa olarak yorumluyor ve "sosyal devlet" ilkesini ortadan kaldıracak (iyice zayıflatacak) bir karara imza atıyordu. Sizce de "Lochner'in Hayaleti" Anayasa Mahkemesi'nin koridorlarlarında dolaşmıyor mu?