Lozan'ı çok severiz ama...

Bilmem hatırlayan var mı, Başbakan Tayyip Erdoğan geçen Nisan'da aniden Bozcaada ve Gökçeada'yı ziyaret etmiş, önce Selanik'teki Gökçeadalılar Derneği yöneticileriyle sonra da Gökçeada Metropolit'i Yorgi Drogni Krilyos'la görüşmüştü.
Haber: AYŞE HÜR / Arşivi

Bilmem hatırlayan var mı, Başbakan Tayyip Erdoğan geçen Nisan'da aniden Bozcaada ve Gökçeada'yı ziyaret etmiş, önce Selanik'teki Gökçeadalılar Derneği yöneticileriyle sonra da Gökçeada Metropolit'i Yorgi Drogni Krilyos'la görüşmüştü. Ardından adalardaki Rumlar'ın kendisine emanet olduğunu vurgulayıp, "Onların burada dertleri nelerse, bunlar azınlıktır diyerek, kenara itmem mümkün değildir. Çözmek zorundayım" demişti. Bayram değil, seyran değil, Başbakan bunları neden söyledi diye biraz meraklandıktan sonra olayı unutup gitmiştik. Halbuki o günlerde basını dikkatlice takip edenler Avrupa Parlamentosu ve Türkiye-AB Karma Parlamento Komisyonu üyesi Konstantinos Hatzidakis'in, Ekim 2003'te AB Komisyonu'na verdiği iki soru önergesiyle başlayan girişimlerden haberdardı. Nitekim 6 Ekim 2004'teki AB ilerleme raporunda Gökçeada ile Bozcaada'daki azınlık okullarının yeniden açılması, tapu konusunda karşılaştıkları zorlukların giderilmesi ve müsadere edilen mülklerin iadesi talepleri dile getirildi. 26 Nisan 2005'de yayınlanan Türkiye-AB Ortak Tutum Belgesi'nde benzer laflar tekrar edildi. Konu son günlerde yeniden gündemde. "AB hangi hakla bizim içişlerimize karışıyor!" diye celallenenlere AB'nin, Cumhuriyetimizin kurucu belgesi olan Lozan Barış Anlaşması'nın amir hükümlerinin uygulanmasını istemekten başka bir şey yapmadığını hatırlatalım. Canımız ileride de sıkılabilir, çünkü Türkiye Lozan Andlaşması'nın pek çok maddesini yıllardır ihlal ediyor.
Bozcaada (Tenedos) ve Gökçeada'nın (İmroz) AB belgelerine girmesinin nedenlerini anlamak için 24 Temmuz 1923 tarihli Lozan Barış Anlaşması'nın bir parçası olan ve ondan altı ay önce imzalanan 'Türk ve Rum Nüfus Değişimine İlişkin Sözleşme ve Protokolü'ne bakmak gerekiyor. Türk topraklarında yerleşmiş Rum Ortodoks dininden Türk uyrukları ile, Yunan topraklarında yerleşmiş Müslüman dininden Yunan uyruklarının, 1 Mayıs 1923'ten başlayarak, zorunlu değişimi (mübadelesi) Britanya temsilcisi Lord Curzon'un fikriydi ama, teklifi etnik homojenlik peşinde koşan Venizelos da, İnönü de pek beğenmişti. Üstelik Yunanlılar, 1922'deki Küçük Asya Felaketi'nden sonra Yunan ordusu ile birlikte Anadolu'dan apar topar ayrılmak zorunda kalan 1 milyon kadar Rum mülteciyi yerleştirecek boş alana ihtiyaç duyuyorlardı. Türk tarafının halet-i ruhiyesini ise Lozan'daki temsilcilerimizden Rıza Nur'un anılarından izleyelim: "Hayrette kaldım. Bu mübadele benim Türkçülük noktasından esas emelim idi; fakat böyle tarihte görülmemiş bir şeyi nasıl teklif edeceğim diye öteden beri düşünüp duruyordum. Şimdi kendi kendine ortaya çıktı. Yani gökten düşmüş minkudret oldu." (C.III. s. 1040)
Halkların ayrışması
Sonuçta, 10 yıldır süren halkların ayrışması sürecine yasal çerçeve sağlayan Lozan'ın 1. maddesi uyarınca 355 bin kadar Müslüman Türk Yunanistan'ı, 190 bin civarında Ortodoks Rum da Türkiye'yi terk ederken, 2. maddeye göre 'etablis' (yerleşikler) olarak adlandırılan 130 bin Müslüman Batı Trakya'da, 110 bin civarında Rum da İstanbul'da kaldı. 1912'den beri Yunan işgali altında olan Bozcaada ile İmroz (ve Tavşan Adası) da aynı anlaşma ile Türkiye'ye verilince adaların ahalisi mübadele dışında bırakıldı. O dönemde, Bozcaada'da çoğu Yunan asıllı yaklaşık 1,650, İmroz'da tamamı Yunan asıllı yaklaşık 6,800 kişi yaşıyordu.
Mübadillerin geriye dönüşünü ebediyen engelleyen maddeler yüzünden olayı "devletler arasında barışı sağlamak için insan haklarını hiçe sayan" bir trajedi olarak görenler olduğu gibi, mübadele yapılmasaydı yaşanması muhtemel trajedilerin zorunlu göçten daha vahim olacağını söyleyenler de var. Dönemin milliyetçi yazarı Aka Gündüz'ün 'Dikmen Yıldızı' adlı romanının kahramanı Yıldız, Rumların denize döküldüğü İzmir yangınından söz ederken "Binalar yan yana yıkıldıkça, yıkılmış gönüllerimiz alev alev yapılıyordu" der ama zorunlu göçle aslında gönüllerin yapılmadığını, yıkıldığını bugün gayet iyi biliyoruz. 1,6 milyon insanın kısa sürede evini, yurdunu, hatıralarını terk etmek zorunda kalması, hele de geride bıraktığı her şeye el konulduğu düşünülünce, çok zor olmalı. Ama daha kötüsü sadece Türkçe konuşan Karamanlı Ortodokslar veya sadece Yunanca'nın 'Kritika' dialektini konuşan Giritli Müslümanlar gibi sudan çıkmış balığa dönenlerin durumuydu. Farklı tipte bir dışlanmayı İzmir ve İstanbul'dan giden zengin Rumlar yaşadı. Bu kişiler göçtükleri yerlerde, yerli halkın kıskançlığı ile karşılaştılar ve 'Turko Sporos' (Türk dölü) diye aşağılandılar. Yunanistan'dan Anadolu'ya göç eden Müslüman Türkler ise muhafazakâr yerli halklar tarafından "yarı gavur", "gavur fidanı" diye dışlandılar. Son yıllarda yapılan çalışmalar gösteriyor ki, aradan geçen 82 yıla rağmen her iki tarafta da göçmenler hâlâ eğreti yaşıyorlar.
Mübadelenin işlemeyen yanlarını ele alan ek sözleşmenin imzalandığı 10 Haziran 1930'dan 1950 ortalarına kadarki dönem, Mussolini ve Stalin'in izlediği saldırgan politikaların tarafları zorunlu olarak yaklaştırması sonucu oldukça ılımlı geçti. Ancak 1954'de, Yunanistan'da gereken her yerde "Türk" ve "Türkçe" kelimelerinin kullanılmasına izin veren Papagos Yasası henüz kabul edilmişti ki, Yunanistan'ın Kıbrıs sorununu BM'ye taşımaya kalkması balayına son verdi. Bu gerilimin ilk acı meyvesi İstanbul'da yaşanan 6-7 Eylül 1955 felaketi oldu. 1963 Noeli'nde Kıbrıslı Türklerin Grivasçı çeteler tarafından katledilmeleriyle başlayan gerginlik ise 'etabli'lerin kaderini ebediyen değiştirdi. 16 Eylül 1964'de Türkiye, 1930 sözleşmesini altı ay önce ihbarda bulunduktan sonra feshetti ve İstanbul'da 1918'den beri sürekli oturan ve çalışan 12,704 Yunan uyruğunun oturma izinlerini bir daha uzatmadı. Üstelik "zararlı eylemleri saptananlar" bu süre beklenmeden sınır dışı edildi. Bunları, kendilerine bu ülkede gelecek görmeyen TC vatandaşı Rumların göçü izledi. Böylece 1967'ye kadar 30-40 bin kişi Yunanistan'a göç etti, gidenlerin mal varlıkları donduruldu.
Türkiye'nin ihlalleri
Bozcaada ve İmroz'a gelince; Lozan Anlaşması'nın 14. maddesi uyarınca yerel unsurlardan (Rumlardan) kurulu bir özel yönetim örgütünden yararlanmaları ve güvenliklerinin yerli halktan seçilmiş ve özel yönetim örgütünün emrindeki bir polis kuvvetince sağlanması gerekirken, Türkiye bunları hiçbir zaman uygulamadı. Anlaşmanın 39/5. maddesine göre mahkemelerde kendi dillerini sözlü olarak kullanma; 40. maddesine göre giderlerini ödeyerek her türlü kurum (vakıf, okul vb.) kurmak, yönetme ve denetleme ve buralarda kendi dillerini kullanma; 41/1 ve 2. maddeler uyarınca önemli bir nüfus büyüklüğüne sahip oldukları il ve ilçelerde, anadillerinde öğretim yapabilmeleri için devlet, belediye vb. bütçelerden hakkaniyete uygun pay alma haklarını ise 1951-1964 dışında hiç kullanamadılar. 1960'larda İmroz'da yarı açık cezaevi ve devlet üretme çiftliği açmak için verimli ovalarda yapılan kamulaştırmalar, hayvancılıkla ilgili sınırlamalar üzerine Rumların yüzde 95'i ülkeden göç etmek zorunda kaldı. Bozcaada'ya 1964 sonrasında binlerce Anadolulu yerleştirildi, İmroz'un 4,000 yıllık adı 1970'de Gökçeada diye değiştirildi. Son yıllarda ise Rumların geride bıraktıkları tapulu malları birer birer kamulaştırılıyor.
Buraya kadar anlattığımız göçlerle, Lozan Anlaşması'nın "Türkiye'nin Müslüman olmayan azınlıklarına tanınmış olan haklar, Yunanistan'ca da, kendi ülkesinde bulunan Müslüman azınlığa tanınmıştır" diyen 45. maddesinin güvencesi olan karşılıklılık ilkesi anlamsızlaştığından, Yunanistan'daki Müslüman Türkler iyice korumasız kaldı, Yunanistan hükümeti rahatça Lozan'ı ihlal etti. Helsinki Watch adlı insan hakları örgütü ve AB, Yunanistan'a defalarca uyarılarda bulundu ancak orada da bizdekine benzer milliyetçi tepkiler oldu. Görülen o ki, uluslararası örgütlere de, her iki tarafın sağduyulu insanlarına çok iş düşüyor.
Bugün Yunanistan'daki Müslüman-Türk nüfusu 150 bin civarında, yani genel nüfusun yüzde 1,6'si iken, kilise kayıtlarına göre İstanbul'da sadece 1,244, Bozcaada ve Gökçeada'da ise 500 kadar Rum kaldı. Bu da nüfusumuzun yüz binde 3'ü bile değil ama yine de varlıklarına tahammül edemeyenler var.
Geçen yıl, yüzyıllardır olduğu gibi Rum gençleri Ocak ayının soğuğuna aldırmadan suya atlayıp Haliç'in dibinden haç çıkarırken etrafları teknelerle çevrilip, Ülkücülerce protesto edildi. Bazıları onların İstanbul'u parsel parsel satın alıp tekrar Konstantinopolis'e çevirmesinden korkuyor. El konan kişi ve vakıf mallarına, derneklerinin faaliyetlerine ve Fener Rum Patrikhanesi'nin statüsüne ilişkin gerginlikler devam ediyor. Bozcaada ve Gökçeada terk edilmiş Rum evlerinin, kiliselerinin ıssızlığıyla yürekleri burkuyor. Hükümet ise henüz Başbakan'ın Gökçeada nutkunun üzerine bir şey koymadı. Apoyevmatini gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Mihail Vasiliyadis Türkiye'deki Rumlar'ın "Caretta Caretta kaplumbağaları gibi, kelaynaklar gibi" tükenmeye başladığını, ancak onlara gösterilen özenin birazının bile kendilerine gösterilmediği söylüyor. Ne dersiniz, lafa gelince gözümüzün nuru olan Lozan'ın Başbakan Erdoğan'a emanet ettiği Mihail Vasiliyadis'e "Yanılıyorsunuz beyefendi" demeye yüzümüz var mı?