Mahalle askısı

Karlıkdere Sokağı'nın kıvrılarak yukarıya döndüğü noktadaydı kuyu. Arkasından yukarı doğru giden patikanın merdivenleri, yaz akşamüstlerinde çocukların ve gençlerin toplanma yeriydi. Üst basamaklarda oturan ağabeyler Melek Sineması'ndaki...
Haber: MUZAFFER SAĞLAM / Arşivi

Karlıkdere Sokağı'nın kıvrılarak yukarıya döndüğü noktadaydı kuyu. Arkasından yukarı doğru giden patikanın merdivenleri, yaz akşamüstlerinde çocukların ve gençlerin toplanma yeriydi. Üst basamaklarda oturan ağabeyler Melek Sineması'ndaki son seks filmini konuştukları kadar, devrimin köyden kente mi gelişeceği, yoksa şehirden başlayıp taşraya mı yayılacağı konusunu da tartışırlardı. Alt basamaklardaki çocuklar genellikle başları arkaya dönük sessizce dinlerlerdi bu ağabeyleri. "Çok asılmayın kör olursunuz" türünden bilgiler de verilirdi, "Deniz"lerin nasıl sıkı adamlar oldukları da anlatılırdı.
Bir yaz akşamı, gün artık koyu kahverengini almışken biz yine plastik top peşinde koşturuyorduk. Ortasından 90 derece kıvrılması yüzünden bir kalecinin diğer kaleciyi görmediği sokakta maçın en heyecanlı anları oynanıyordu. Kuyunun önünde bir orta alan mücadelesi yaşanırken sokağın en ağır ağabeylerinden Enver Hoca topu eline alıp maçı durdurdu. "Dün yukarı mahalleli bi kıza laf atmışsınız. Bu yaşta adam mı oldunuz başımıza? Bizden hiç gördünüz mü? Hepimizin anası, bacısı var. Bi daha duyarsam sizi şu elektrik direğine asarım" dedikten sonra elindeki topa tüm gücüyle vurarak havaya dikti. Çocuklar topun yere düşmesini beklerlerken üzerinde yukarıdan aşağı doğru tebeşirle yazılmış "Tek yol devrim" yazısı olan ve aynı zamanda pazar sepetinin altı oyularak yapılmış basket potasının asılı olduğu direğe bakıyorlardı.
70'li yılların ortaları yaşanıyordu. Ultra mini etek ve apartman topuk modası hâlâ etkisini devam ettiriyordu. Bankada çalışan ev sahibinin kızı Nevin Abla'yı bir karış boyundaki mini eteğinin altına giydiği, bir karış topuğu olan ayakkabılarıyla mahallenin toprak sokaklarında küçük adımlarla yürürken hatırlıyorum. Göz hizamızdan, ince bacaklarıyla birlikte çok hoşumuza giden parfüm kokusu da geçerdi. Bizim evde aynı günlerde pardösü, başörtüsü kavgası vardı. Babam ortaokula giden ablamı örtünmeye zorluyor, ablam korktuğu için babamın sözünden dışarı çıkamıyordu. Tek yapabildiği akşamları anneme ağlamaktı.
Şimdi türban denen şeyin adı o zamanlar başörtüsüydü. Zaten hepimizin annesi ve mahallenin diğer teyzeleri de geleneksel olarak başörtülüydü. Kızların belli bir yaşa gelince eve kapanıp örtünenleri de vardı. Ancak o başörtülü teyzelerin mini etekli kızları da geçiyordu Eyüp'ün tepelerindeki en kenar sokaklardan. Nasıl giyinirse giyinsin mahallenin kızına laf atılamazdı. Mahalle baskısı vardı ağır ağabeyler tarafından uygulanan. Zaman değişti. O sokaklarda kızlara laf atanları paylayan delikanlılar yok artık. Ayrıca o sokaklardan o boydaki mini etek en son 30 sene önce geçti.
"Türban serbest bırakılsın". Hangi gerçek demokrat buna hayır diyebilir? Ama hemen mahalle baskısıyla ilgili şu soruyu soralım: Son 30 yılda ne oldu da İstanbul'un kenar semtlerinde bazı kıyafetler giyilemez oldu? Bir diğer soru da şu: Türban serbest bırakıldığında inancı gereği örtünenlerin yanı sıra kaç tane genç kız istemediği halde babasının ya da mahallenin zoruyla örtü altına girecek? Yedi yaşında çocukların çarşafa sokulduğu bir ülkede yaşıyoruz. Ailesi istediği halde kaç tane genç kız örtünmeyi reddedebiliyor?
Bir deneyin
Benim gazeteci kadın arkadaşlarım, genellikle sözü çok edilen mahalle baskısını üzerlerinde hissetmediklerini söylüyor. Hepsi okumuş, akıllı ve özgür kadınlar. Genellikle Etiler'den başlayıp Tünel'de biten ve içine Nişantaşı'nı da alan bir hat üzerinde yaşamayı seviyorlar. Servislerle ya da özel arabalarıyla geldikleri kenar semtlerdeki plazalarda da iş hayatları geçiyor. Herhangi bir konuda hissettikleri bir baskı yok. Hadi Sultanbeyli abartılı olur. Çarşamba hiç demeyeceğim. Ama en azından Bağcılar gibi bir semtte kendilerini test etmek için kısa bir süreliğine yaşamayı denerler mi acaba? Ya da buralarda doğup büyümüş genç kızların içine girip bu mahalle baskısı denen şeyi anlamaya çalışırlar mı?
Mahalle baskısı yok ya da olmaz diyenler İstanbul'un kenar semtlerinde neler olduğunun acaba farkındalar mı? Anadolu'da durum ne? Konya 40 yıl önce nasıldı? Kütahya 20 yıl önce şimdi olduğundan farklı mıydı? Buralarda yaşayan laik, başı açık kadınların şartları eskiye göre ne kadar farklılık gösteriyor? Kestirmeden söyleyelim. Anadolu'ya özgü, yerel farklılıklar gösteren Müslümanlık şimdi tek tip Arap Müslümanlığına dönüşüyor. Aslen Kafkasyalıyım. Çerkez geleneklerine göre evlenmemiş genç kızların, erkeklerle birlikte eğlenmesinde, flört etmesinde bir sakınca yoktur. Bütün düğünler birarada yapılır. Benim çocukluğumda bütün Çerkez dedeleri "Hacı" sıfatını isimlerinin önüne eklemiş koyu dindar adamlardı. Ancak o dedelerin ailelerine örfün gereği yaşanan hiçbir şey için baskı yapmadıklarını biliyorum. Ancak şu anda Çerkezler bile Arap Müslümanlığının içinde yavaş yavaş geleneklerinden uzaklaşıyor. Keşke elimizde sosyolojik bir araştırma olsa ve biz Anadolu'nun din baskısıyla geleneklerinden ne kadar uzaklaştığını tam olarak bilebilsek. Mesela kol kola yapılan halk danslarında şimdi eskiye göre bir çekince var mı, yok mu bilebilsek. Ben kendi adıma işim gereği 20 yıldır ülkenin her yerine giden birisi olarak, otururken, kalkarken, dans ederken artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmadığını söyleyebilirim. Herkes kendiliğinden, gönülden istediği için Anadolu Müslümanlığından vazgeçip Arap Müslümanlığını seçtiyse mesele yok. Ama böyle olmadığını biliyoruz. Mahalle baskısı da var; baba baskısı da ve hatta yaşanılan semtin, şehrin baskısı da...
İran Ermenilerinin Tahran içinde kadın, erkek biraraya gelip spor yaptıkları özel bir alan var. İçeriye girdiğinizde gördüğünüz kıyafetler herhangi bir Avrupa kentinden farklı değil. Kadınların başı açık, ayaklarında şortla spor yapıyorlar. Biraz bizim tesettür otellerine benziyor. Kalın duvarlar arkasında, kimseye görünmeden diledikleri kıyafetle zaman geçirip, eğleniyorlar. Akşam olunca da herkes İran İslam Devrimi'nin kurulları gereği giyinmeleri gerektiği şekle bürünüp kalın duvarların arkasından çıkıp evine gidiyor.
Yakup Amca 1.60 boyu, yaklaşık 150 kilosuyla bizim sokağın gerçekten en ağır adamlarından biriydi. Ramazan dışında her gün içtiği Tekel biralarından evinin arkasında ciddi bir yığın olurdu. Hatta kendisinden harçlık yerine bir torba dolusu şişe almışlığımız da olmuştur. Ona yaz tatilinde zorla Kuran kursuna gönderildiğimiz için şikayette bulunduğumuz bir gün bize "Cumayı da cimayı da bilmek lazım, gidin tabii keraneciler" diyerek kızmıştı. Biz cimanın anlamını daha sonra merdiven başında ağabeylerden öğrenmiştik...

MUZAFFER SAĞLAM: Gazeteci