Mana, kendini unutma imkânıdır belki de

Mana, kendini unutma imkânıdır belki de
Mana, kendini unutma imkânıdır belki de
Galası geçtiğimiz günlerde Orhan Pamuk'un da katılımıyla gerçekleşen 'Benim Adım Kırmızı: Tasvirler', altından kalkılması güç bir işin başarılı bir örneği. Yeni kurulan Cazu Tiyatro, belli ki can kulağıyla okuduğu bir romanın sesini tiyatronun imkânlarıyla seyirciye duyurabilme marifetine sahip
Haber: FATMA ONAT / Arşivi

Bazı büyük romanlar okunduğu vakit altından bir müzik de yükselir. Kelimelerin kuvveti artıkça müziğin sesi de gürleşir. Zamanlara, mekânlara, karakterlere imleyen bir sestir bu. Sonra kitabın ruhuyla bütünleşir duyduğunuz. Anlatı marifeti ortaya döküldükçe harfler ve sesler birbirini destekler. Tadından yenmez bir edebi hazzın kaynağına ulaşmanın verdiği coşku yaşanır. Orhan Pamuk’un ‘Benim Adım Kırmızı’sı da bu sesi duyduğunuz romanlardan. Siz kelimelerle haşır neşir olurken alttan bir müzik yükselir. Yeni bir topluluk olarak iddiası büyük bir işe girişen Cazu Tiyatro, tam da bu sesin peşinden gidip, hissiyatın güçlü olduğu bir yerden başlatıyor hem kendini hem de uyarlamasını. Romanın içinden akan ruha karşılık gelen bu mecazi seslere sahnenin olanaklarıyla vücut veriliyor ‘Benim Adım Kırmızı: Tasvirler’ oyununda. Bendir, cümbüş, tambur ve darbukanın duyurduğuna “hem doğunun hem batının” işlendiği güfteler eşlik ediyor. Böylece ses ve müzik teatral kurgunun en önemli parçası oluveriyor.
‘Benim Adım Kırmızı’ romanının konusunu detaylıca hatırlatmaya kalkışmamalı. Çünkü asıl olan hatırladıklarımızdan sapma, hatta bildiklerimizi unutma olmalı belki de. Ama yine de birkaç cümle gerek. Padişahın gizlice yaptırdığı bir kitap için resimler yapan nakkaşlardan birinin ölümüyle -bir ölünün anlatısıyla- başlar roman. Zarif Efendi öldürülmüş ve cesedi bir kuyuya atılmıştır. Bu yönüyle cinai bir kurgunun da sirayet ettiği yapı içinde herkes kendini anlatmaya başlar: Kara, Şeküre, Ağaç, Kırmızı, Para ... Her biri okuyanı kendi hikâyesinin içinde tutmaya çalışırken asıl mevzunun eksenini de kaydırmaya çabalar. Cazu da bu eksenden çıkarken bir olay örgüsü oluşturmak derdinden de uzaklaşmış oluyor. Yönetmen Oğuz Arıcı uyarladığı kitabın bütün boyutlarını ortaya sermeye çabalamak yerine, Batı ve Doğu resminden hareketle taklidin, temsilin, bir şeyin “kendisi” olmak yerine “manası” olmanın kıymetinden hareket ederek oluşturmuş zeminini. Meselesini de tasvirler ve gören gözle bakan diğer gözün arasına sığdırılacak başka başka bakışların imkânına odaklanmak üzerinden bu zemine yerleştirmiş.


Boşa çıkmayan cesaret

Kimine göre cüret sayılacak bir girişim bu uyarlama. Fakat oyunu seyrettikten sonra bu düşünce büyük bir cesaretin varlığını kabullenmekle yer değiştiriyor. Sahnedeki yedi oyuncunun hikâyesini, tasvirleriyle beraber izlerken oyunun katmanları da büyüyor. Yaşanılan seyir deneyimi metin, sahnedeki tasvirler, oyuncuların kendisi ve temsil ettikleri üzerinde düşündürtürken, yönetmenin üretim alanının, tiyatronun da derin sularına giriyor. Çünkü sahne üstü her “temsil”in gerçeklikle teatrallik arasındaki ince çizgisini sorgulamış oluyor. Meddahlık geleneğinin içinden bir sorgulama bu. Herkesin kendini anlattığı roman karakterleriyle, herkesin başkasını anlattığı hikâye etme geleneğinin içinden kanlı canlı bir sahne işi ortaya koyuluyor. Bu canlılık oyuncuların performanslarında da hissediliyor. Tamamlanmış bir işin verdiği rahatlık yok birçoğunda. Dramaturjik bağlamı kuvvetli zengin bir yapının içinde dinamik bir anlamlandırma süreci yaşıyorlar adeta. Bu tam da yaşadıkları rahatsızlığa karşılık gelen bir dinamizme dönüşüyor. Coşkuları, şaşkınlıkları, kaptırmaları, büyülenmeleri, tirad attıkça düşünmeleri seyircinin deneyimlediği mana sürecine onları da ortak ediyor. Hep beraber yeni bir düşünsel boyuta geçmek mümkün olabiliyor böylece. Fakat bütün ortaklıklara rağmen herkesin anlatısını tamamlayıp köşesine çekildiği bir yapıda sayfaların önümüze düştüğü, biz okuduktan sonra da uçup gittiği izlenimi oluşması mümkün. Yapılmak istenen de bu olabilir. Fakat belki de seyir alışkanlıklarımızdan kaynaklı, sayfaları birbirine tutturabilen teatral bir kanca arayabiliyoruz mesela. Bir de tasvirler kendilerini kullanan ellerin daha marifetli hale gelmesini dört gözle bekliyor gibi. Biraz daha çalışmak ihtiyacı bu sadece. Kavrayan elin de kavranan tasvirin de ihtiyacı. Bir de tabii metnin ve kurgunun insanı çektiği mizahi bir alan da var bu oyunda. O alanın dengesi belli ki her oyunda genişleyip daralma esnekliğine sahip. Koca bir manayı gülüşlerin gölgesinde bırakmayacak bir denge söz etmeye çalıştığım. Oyun bitince insanın aklında en az “Köpek”in hikâyesinin kalması, “Şeytan”ın ve diğer bütün tasvirlerin yoğun bir oyunculuk sempatisiyle varlık göstermesi bu dengenin ihlaliyle ilişkili belki de. Cazu Tiyatro, ‘Benim Adım Kırmızı: Tasvirler’ oyunuyla pahada ağır bir başlangıç yapıyor böylece. Beklentimiz artık çok daha büyük.

Benim Adım Kırmızı:  Tasvirler 29 Mayıs Sekizincikat, 25 Mayıs/5 Haziran Sahne Hal’de olacak.
Rezervasyon: 507 002 1670