Mardin...

İstanbul'un orta yerinde oturmuşum, Mardin diye diye.
Gözlerim yarı kapalı, yarı açık.
Haber: SEMA ÖĞÜNLÜ / Arşivi

Gurbet yavrum garba düşmektir. Cemal Süreyya

İstanbul'un orta yerinde oturmuşum, Mardin diye diye.
Gözlerim yarı kapalı, yarı açık.
Kapalı olduğunda Mardin gülümsüyor bana bana, açık olduğunda yaram kanıyor.
Kapalı olduğunda Artin geliyor aklıma ilk.
Bir kardeşini 'terör' olaylarına kaptırdıktan sonra ailecek Türkiye'yi terk eden, yıllarla İsveç'te yalnızlık sürgününde çile dolduran ve nihayet artık huzur geri geldi diye eve dönen Artin. Artin'in aynı nedenlerle vakti zamanında boşalmış köyü. Bir avuç kalmış köyü. Baba evi. Mis kokan toprakları. Mis kokan 'geri dönüş'ü. Artin'in gözü gibi sevdiği bağları ve şarap evi. Bize sokak ortasında şarap tadımı yaptırması. Etrafımıza toplanan o köyün yerlileri. Nüfusunun tamamı Süryani olan o köye diktirilen cami. O camideki imamın yalnızlığı. İmamın iç burkan yalnızlığına çare olmak isteyen Süryani köylülerinin arada bir camiye gidip imamın gönlünü almaları. Üstüne üstlük bunu gülerek anlatmaları. Toprak yolların orta yerinde yapılan şarap tadımına katılan imam.

Sanma gittim buralardan
mürekkebin hafızasında saklı söz seğirir yazdıkça
geçtikçe, kaldıkça
döneceğim bir gün
söz!(1)

Açık olduğunda Murathan Mungan geliyor aklıma ilk.
Büyük Mardin Oteli'ne kaçmış, gizli. Kendine doğum günü hediyesi yapmış bir Mardin gezisini. Yine gizli. Topraklarını kokluyor. Saklı. Hasan Usta'nın şahmeranlarını ziyaretten geliyor. Gizli. Orada öylece oturmuş. Sade. Kendi memleketinde diz boyu yalnız. 'Taşlara, evlere ve kalplere bakıyor'(2).
Diz boyu yalnızlığı göğsüne taşıyor, bir sel gibi. Sonra yüksek yüksek topuk sesleri yankılanıyor belleğimde:

'Her insan kendi olması karşılığında topluma bir bedel öder. Az ya da çok, ama mutlaka bir bedel. Kimse bedelsiz kendi olamaz.
Bu bedel çoğu kez yalnızlıktır'(3)

Kapalı olduğunda gözlerim, bırakıveriyorum kendimi Mardin'in labirent sokaklarına. Bir bir şaklıyorum şakşakları, kaydırıyorum kendimi seki altlarından. Kaybolan ben miyim yoksa zaman mı, abbaralarında Mardin'in? Iskakları ve zaboklarıyla tüm abbaraları Mardin'in, nehir gibi akıyor Mezopotamya'ya. Gündüzleri ova yeşili, geceleri deniz laciverti Mezopotamya. Ovadan Cercis'e: İki deniz arası bir esinti. Deyrulzafaran haşmetinde şimdi tüm kent. Akşam düşünce şehre, safranın binbir tonu. Gece düşünce ovaya, telkari inceliğinde bir kent Mardin.
Açık olduğunda gözlerim, Joyce kehribarı Mardin. Girişindeki kırmızı-beyaz 'Ne Mutlu Türküm Diyene' pankartına inat, Mardin külrengine dönüyor yağmurda. Dublin'in yalnızlığı hakim sokaklarında. Mardin, "hayatın şöleninden kovulmuş biri gibi" yağmurlu bir sonbahar gününde. Hem de en layık olduğu şölenden. Hem de bir numaralı davetlisi olması gereken şölenden. Ve abbaraları adımlıyorsan eğer yağmur altında, 'yüreğinden bir sel göğsüne taşar'.(4)
Yine kapatıyorum gözlerimi ve Mardin'i düşünüyorum. Yüreğimden bir sel göğsüme taşıyor.
Nar salatası düşüyor soframa. Tarçınlı, mahlepli pilavın yanında. Mahlepli kırmızı şarabın altında.
Kapı önünden kalkıp gelen sarışın, mavi gözlü iki çocuk ilişiyor masama. Yanlarında anneleri, rastık güzeli. Sohbet zahter tadında. Mırra kokusunda.
Kimsin sen Mardin?
Hassuna, Samara, Halaf mısın sen Mardin? Uruk musun sen Mardin? Hurri misin, Akad mısın, Sümer misin, Hitit misin, Mitanni misin, Asur musun, Arami misin, Artuk musun, Med misin? Kimsin sen Mardin?
Sübarilar, Selevkoslar, Abgarlar, Ermeniler, Süryaniler, Romalılar, Sasanileri, Bizanslıları koynuna sığdıran safran güzeli misin?
Nedir seni bu kadar güzel kılan? Bir o kadar çoğul ve bir o kadar da yalnız?
Peki, Sen neyin bedelini ödüyorsun, Mardin?
sema668@hotmail.com
1. Dağ/ Murathan Mungan
2. Mardin'de MM'ın kitap imzasından alıntı
3. Yüksek Topuklar/ Murathan Mungan
4. James Joyce/ Dublinliler'e gönderme