Medyada vahşet temaşası

Kazıklı Voyvoda namıyla bilinen III. Vlad (Vlad Tepeş ya da Vlad Drakula adıyla da bilinir), esir aldığı Osmanlı askerlerini kazığa oturtup onlar kıvranırken karşılarında ziyafet çekmesiyle ünlenen Eflâk beyiydi.
Haber: HARUN ÇIRAK / Arşivi

Kazıklı Voyvoda namıyla bilinen III. Vlad (Vlad Tepeş ya da Vlad Drakula adıyla da bilinir), esir aldığı Osmanlı askerlerini kazığa oturtup onlar kıvranırken karşılarında ziyafet çekmesiyle ünlenen Eflâk beyiydi. Osmanlı İmparatorluğunun egemenliğini kabul ettikten sonra arada ayaklanıp Osmanlı elçilerini ve askerlerini öldürmeyi adet haline getirmiş olan Kazıklı Voyvoda'nın işkenceleri, Transilvanya'daki şatosu ve hayatı Bram Stoker'a Kont Drakula karakterini yaratmasında ilham kaynağı olmuştu.
Onu böylesine vahşi ve bir o kadar da cazip bir figür haline getiren şüphesiz olağandışı hayat hikâyesi ve yaptığı işkencelerle ilgili olarak hakkında çıkan ardı arkası kesilmez söylencelerdir. Ancak bu karakteri tarih içinde özgün bir kişi yapan özellik yakaladığı esirlere işkence yaptırması değil, işkenceyi anlatıldığına ve çizildiğine göre yemek ve şarap eşliğinde "temaşa" etmesidir. Tarihin pek çok işkenceci komutan ve yönetici gördüğünü düşünürsek, Kazıklı Voyvoda'yı insanlığın hafızasında böylesi bir yer edinmesinin ana nedenlerinden birisi de, bahsi geçen bu işkenceleri seyretmekten aldığı zevkti demek yanlış olmaz.
Kazıklı Voyvoda'yı aklıma getiren, ulusal bir haber kanalında yayınlanan Saddam Hüseyin'in idam görüntüsüyle tam kahvaltı yaparken karşılaşmam oldu. Sunucu, gayet sakin ve doğal bir şekilde bir insanın öldürülme görüntüsünün hikâyesini anlatıyordu. Haber, kahvaltı keyfimi kaçırdı. Çünkü o görüntüleri izlerken Saddam Hüseyin benim için tüm kimliklerinden ve yaptıklarından sıyrılmış sıradan bir adamdı. Onun asılışı eşliğinde kahvaltı yapmanın korkunç yüzüyle o an karşılaştım: "Merhaba ben Kazıklı Voyvoda, memnun oldum!"
İşin doğrusu, bahsini ettiğim durum her gün yaşadığımız örneklerden sadece bir tanesi. Ailece oturulan bir akşam yemeğinde, sokak ortasında bir adamın karısını bıçaklayışı ya da bir trafik kazasının ardından yola saçılmış ceset görüntülerine rastlayabilirsiniz. Sıra çay keyfine geldiğinde karşınıza kendini protesto için yakan bir eylemci ya da Adliye kapısında hasmına kurşun yağdıran bir sanık yakını çıkabilir. O an ne yapıyor olursanız olun, televizyon haberleri sizi her an Kazıklı Voyvodalaştırabilir!
İnternet
Televizyon haberlerinin yanında işin daha marazi boyutu, devlet denetiminin olmadığı, postmodern devrin organik mecrası haline gelen internette ortaya çıkıyor. Durmadan ilerleyen iletişim ve malumat teknolojileri sayesinde herkes haber derleyici ve yayıcısı olabildiği için, bir arkadaşınız mesajla, Saddam Hüseyin'in idamının cep telefonuyla çekilen ve televizyonda yayınlanmayan kısmının Youtube'daki adresini iletebiliyor.
Kahvaltı yaparken hoşa gitmeyen görüntüler ortaya çıktığında televizyon kanalını değiştirmek seçeneğine ya da Saddam Hüseyin'i yargılayan ve asan olmamanın iç huzuruyla Kazıklı Voyvoda hissetmemek lüksüne sahipmiş gibi görünebiliriz.
Ancak biraz düşündüğümüzde aslında Kazıklı Voyvoda'dan daha marazi bir hale geldiğimizi görebiliriz. Zira, Kazıklı Voyvoda meşum temaşasını icra ederken -insani açıdan makul olmasa da- en azından bir nedenin arkasına sığınabiliyordu. Ya da Fransız İhtilali sonrasında aristokratlar giyotine giderken o seyirliği izlemeye gelen ve tezahüratta bulunan kalabalık, bu davranışını belirli bir öfkeye bağlayabiliyor ve cezalandırmadan doğan ilkel bir keyfin tadını çıkarabiliyordu. Keza, Saddam Hüseyin'in idamının ardından sevinç gösterisinde bulunan bazı Iraklılar için de benzer bir motivasyonun işlerliğinden söz edebiliriz: İnsanlar, intikamın en ilkel tezahürünün tadını, herhangi bir meşrulaştırma kaygısı olmaksızın dans ederek ya da kurban karşısında yemek yiyip şarap içerek çıkarabilirler.
Oysa bizim için böyle bir durum söz konusu değil. İnsan olmak dışında duygusal bir bağlantıya sahip olmadığımız bu vahşet görüntüleri karşısında rahatlıkla yemeğimize devam edebiliyoruz. Aslında bu tavrın bize açık bir şekilde gösterdiği, vahşet görüntülerinin bu derecede kanıksanmasının "insani hissizleşme" ile olan karşılıklı ilişkisidir. Modern insanın haberleri kitle iletişim araçlarından almasını modernliğin bir gerekliliği olarak düşünebiliriz. Ancak tüm dünyada haberlerin sunuluşuna dair bu sorunu da gözardı edemeyiz. Dünya medyasındaki bu algılamayı, haberin ne olduğu, derlenişi ve sunuşuna dair bir paradigma, bir rejim olarak kabul edersek, halihazırdaki hissizleşmenin dünyanın büyük medya kuruluşları tarafından nasıl meşrulaştırıldığını görebiliriz.
Medyanın habercilik anlayışını ortaya koyan "gerçek orada bir yerde ve biz bunu bulur, olduğu gibi gösteririz" anlayışı ilk bakışta Aydınlanma felsefesinin temel ilkeleriyle bağdaşıyor gibi görünüyor. Ne var ki aslında sunulan, modern insanın sindirilmesine yönelik, hissizleştirici, içi boş malumattan başka bir şey değil. Medyadaki haber rejimi, aynen kültür endüstrisinin yaptığı gibi, vahşeti sıradanlaştırıyor.
Vahşet drajeleri
İnsanlık tarihi kadar kadim olan 'vahşet' her zaman toplumsal, politik ve ekonomik gücü elde etmek ve korumakla ilişkili oldu. Bundan dolayı da yok etmeye ve korku salmaya yönelik sıradışı bir müdahale olması nedeniyle işlevsel olduğu söylenebilir. Ancak bunun temaşası sıradanlaştığında vahşetin, o eski devirlerde olduğu gibi, belirli bir yetkenin aracısı olmaktan çıkıp, toplumun geneline yayıldığı halde toplumsal olarak sembolik anlamını yitirmiş bir olguya dönüştüğünü görürüz. Bundan dolayı ardı arkası kesilmeyen vahşet haberleri, her öğün yemekle beraber aldığımız drajelere dönüşürken, pek de farkına varmadan hem modern Kazıklı Voyvodalar haline geliyoruz hem de vahşetin en ufak toplumsal hücreleri nasıl işgal ettiğine şahitlik ediyoruz. Bundan sonra derste kendisine kızdığı için öğretmenini bıçaklayan lise öğrencisine ne diyebiliriz ki?
Tüm bunların yanında birileri çıkıp, aslında vahşetin oldukça kadim bir seyirlik öğesi olduğunu iddia edebilir. Her ne kadar hissizleşmeden söz edilse de, işin özünde, insanların binlerce yıldır gladyatör dövüşlerinden meydan infazlarına kadar pek çok yöntemle vahşeti izlemelerinin arkaik bir gelenek olduğu söylenebilir. Hatta bunun Katharsis'i (arınma) gerçekleştirme ve insanın biyolojik ve toplumsal korkularını -'yok edilme' sahnelerini izleyerek- hafifletme yönünde işlevsel olduğu da öne sürülebilir.
Eğer bunun doğru olduğunu kabul edeceksek, kendi kaderini çizebilen, modern ve uygar insan tanımını bir daha düşünmemiz gerekecek demektir. Belki bu sayede Kazıklı Voyvoda olmaktan kurtulamasak da, ne olduğumuzu sindirme konusunda bir adım atabiliriz.