Medyanın 'ayar'ları

Medyanın 'ayar'ları
Medyanın 'ayar'ları
İktidar kendi icraatlarını onaylamayan ve eleştirel yayın yapan medyayı 'vatan haini' olarak nitelendirirken, gönüllü veya gönülsüz bir biçimde otosansüre başvuran medya, kamunun bilmeye hakkı olan gerçekleri kurban etmiş oluyor
Haber: YASEMİN İNCEOĞLU* / Arşivi

Demokrasilerin vazgeçilmez ilkesi olan “şeffaflığı” sağlamanın temel şartları arasında bulunan bilgi edinme hakkı/ bilgi edinme özgürlüğü/ bilgi verme yükümlülüğü üçlemesinin, iktidarın kamunun bilme hakkına saygı duymayan, vatandaşı “kul” gibi gören ve demokratikleşme sürecini henüz tamamlayamamış ülkelerde işlerlik kazanması oldukça güçtür.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin yaklaşımıyla, düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğü, demokratik toplumun vazgeçilmez unsurları olan çoğulculuk, açık fikirlilik ve hoşgörünün gereği olduğu kadar, aynı zamanda gerek toplumun ilerlemesi, gerek ferdin gelişmesi için vazgeçilmez bir şarttır. Bu konuda, AİHM’nin, toplumda çoğunluk tarafından benimsenmiş görüşler ile çoğunluğa yabancı ve hatta onu rahatsız eden görüşlerin açıklanması bakımından bir ayrım yapılmaması gerektiği yönünde aldığı Handyside kararı çok önemlidir. Bu karara göre, ifade özgürlüğü sadece lehte olduğu kabul edilen, zararsız ya da ilgilenmeye değmez görülen bilgi ve düşünceler için değil, aynı zamanda devletin ya da nüfusun bir bölümünün aleyhinde olan çarpıcı gelen, şoke eden, rahatsız eden bilgi ve düşünceler için de uygulanır.
Siyasetçiler zorunlu bir biçimde kendilerini gazetecilerin, halkın ve siyasi rakiplerinin eleştiri ve denetimlerine açmak durumundadır. Bu konuda AİHM’nin Castells kararına bakmakta yarar var: AİHM’e göre “hükümete yönelik eleştirinin sınırı sade bir vatandaşa hatta bir politikacıya yönelik eleştiri sınırından çok daha geniştir. Demokratik sistemlerde hükümetin eylemleri yalnız yasama ve yargı organlarının değil, basının ve kamuoyunun da yakın incelemesine tabi olmalıdır.”
Ayrıca siyasetçinin bizzat kendisi de, eleştiriye yol açabilecek açıklamalarda bulunduğu zaman daha hoşgörülü olmalıdır.
İfade özgürlüğüne çok önemli referans oluşturan bu iki önemli karardan yola çıkarak, iktidarın ifade özgürlüğü ve kamunun bilgi edinme hakkına dair algısını anlamaya çalışalım. Başta Başbakan Recep Tayyip Erdoğan olmak üzere, AKP hükümetinin özellikle kriz ve çatışma dönemlerinde medyaya “ayar” dozajını sistematik bir biçimde artırdığına 2007’den itibaren sıklıkla tanıklık ediyoruz. Anaakım medyanın da “ayar çekilmeye hazır tutumu”, “medyanın en büyük sorumluluğu devlete karşı olan sorumluluğu değil halka olan sorumluluğudur” ilkesini nasıl ihlal ettiğini gösteriyor.

Başarısız öğrenci

Kaldı ki haberleri görmemeye telkin etme veya çağrıda bulunma, bilgi edinme hakkı açısından oldukça sorunludur. İktidar kendi icraatlarını onaylamayan, muhalif ve eleştirel yayın yapan medyayı ‘vatan haini’ olarak nitelendirirken, gönüllü veya gönülsüz bir biçimde oto-sansüre başvuran medya, kamunun bilme hakkı olan gerçekleri kurban etmiş oluyor.
Gezi Parkı direnişinin anaakım medyada verilmemesi bir yandan kamunun bilme hakkını ihlal ederken, diğer yandan bilgi akışı yokluğu nedeniyle kaçınılmaz olarak bilgi kirliliğine de neden oldu. Çevreci protestocuların başlattığı ağaç direnişi, neden kitlesel bir tepkiye dönüştü? Burada medyanın yapmadığı veya eksik yaptığı şey, bu protestoların arka planını sorgulamak oldu. Bırakın çözüm odaklı barış gazeteciliği yapmak, medyamız ‘gazetecilik’ görevini bile askıya aldı ve bu süreçte çok kötü bir sınav verdi. İktidarın söylemine paralel olarak protestocuları ‘provokatör’ olarak niteleyen medyada, olaylar illegal örgütlere bağlandı. Eylemlerin taleplerini çarpıtmak ve eylemlerin tetikleyicisinin uluslararası kışkırtma olduğunu aynı ağızdan adeta mutabakata varırcasına arka plan sorgulanmadan analitik ve eleştirel habercilikten uzak yayın yapmak demokrasilerde kabul edilmezdir.
Başbakanın mitingde BBC, CNN ve Reuters’e de yalancı diye seslenmesi aslında Erdoğan’ın bu ayarı yalnız Türkiye sınırları içerisinde değil, küresel ölçekte de yapmaya istekli ve kararlı olduğunu gösteriyor. Başbakan’ın konuşmasının ardından ‘Her Şey Türkiye İçin Platformu’, CNN New York binasının önüne üzerinde “Türk halkı CNN’in manipülasyonunu asla unutmayacak” yazılı siyah çelenk bırakmıştı. Yine Erdoğan’ın “Camide bira içtiler” ve “Bir yakınımın türbanlı gelinini dövdüler” sözlerini eşzamanlı olarak bazı gazetelerin onaylar türde yayınlar yaptığını da gördük. Ancak medyanın, çatışma dönemlerinde çözüm odaklı barış gazeteciliğini devreye sokarak halkı doğru ve sağlıklı bilgilendirme, nefret dilini üretmeme, şiddet çığırtkanlığı yapmama gibi hususlara özen göstermesi gerekir.

Biraz örnek

İletişim özgürlüğünden bahsetmek için hak ve sorumlulukların bir arada var olması gerekir. Etik ilkelerden “zararı asgariye indirmek” ilkesi, gazetecinin haberini yazarken herhangi bir zarara yol açar mı sorusunu kendine sormasını gerektirir. Ancak Gezi Parkı eylemleri sürecinde Erdoğan’ın öfkelendiği kişiler hakkında açıklama yaptıktan sonra bazı gazetelerin kara propaganda ve hatta linç kampanyasına varan yayınlar yaptığı ve hatta bir gazete köşe yazarının Türkiye’nin huzura kavuşması için bazı öğretim üyelerinin adlarını açıkça deşifre ederek, işten atılmaları ve hatta hapse atılmaları gerektiğini söylediği, onları açık hedef gösterdiği de biliniyor. Bırakın medya etiğine uygunluğu, temel gazetecilik kurallarından biri olan nesnellik veya eşit uzaklıkta durma ilkesi bile ihlal ediliyor. Hakkında haber yapılan kişilerin görüşleri bile sorulmuyor. Bu tutum, yalnız insanları sessizleştirmek ve yalnızlığa sevk etmekle kalmıyor, aynı zamanda toplumsal barış ve adaleti de zedeliyor.
Radyo Televizyon Üst Kurulu’nun (RTÜK) Gezi eylemleri haberlerini veren Halk TV, Ulusal Kanal, Cem TV ve EM TV’ye “şiddeti özendirmek” iddiasıyla ağır para cezası vermesi, ifade özgürlüğüne vurulan darbeden başka bir şey değildir. Siyasi bir oluşum olduğu ve özellikle de iktidar partisine yakın duruşu nedeni ile hakkında birtakım spekülasyonlar yapılan RTÜK’ün ifade özgürlüğünü çok dar sınırlarda yorumladığı açık. Hayat TV’nin lisansı iptal edilerek kapatılmak istendi ama yoğun tepkiler üzerine RTÜK geri adım attı.Medya çalışanları hem hükümetin, hem güvenlik kuvvetlerinin hem de bazı eylemcilerin hedef tahtası haline geldi.
Kuzey Afrika gezisinden yurda dönen Başbakan Erdoğan’ın havaalanında yaptığı bir konuşmada verdiği mesajları yedi gazetenin (Yeni Şafak, Habertürk, Sabah, Bugün, Türkiye, Zaman, Star) bile aynı şeyi okuyarak aynı manşetle görmesi, basın özgürlüğü açısından durumumuzu ortaya koyan bir göstergedir.
Gezi Parkı protestoları sürecinde önce Başbakan Erdoğan’ın “Twitter baş belası”, sonra da AKP’nin Sosyal Medyadan Sorumlu Başbakan Yardımcısı Ali Şahin’in “Yalan tweet bomba yüklü araçtan daha tehlikeli” açıklamalarının ardından, sosyal medyaya yönelik yasal düzenleme konusu gündeme geldi. Avrupa’da ve ABD’de bile olmayan yeni bir sosyal medya yasası ile ifade özgürlüğüne bir engel daha koymak kabul edilebilir mi? Yukarıdaki örneklerden görüldüğü üzere yine AB ilerleme raporlarında ve Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü ve Uluslararası Gazetecilik Örgütü gibi kuruluşlar tarafından yine kötü öğrenci olarak ilan edileceğiz ve iktidar da muhtemelen onlar kendilerine baksınlar klasik yanıtını verecek.
*Prof.Dr., Galatasaray Üni., İletişim Fak.