Mehtersiz tarih

Sabah gazetesinde bir süredir yayınlanan ilan ile aynı ürünü müjdeleyen televizyon reklamları, tarihyazımı ve tarihçilerle aramızdaki gerilimli ilişki üstüne bir şeyler söylüyor kanımca.
Haber: YILDIRIM TÜRKER / Arşivi

Sabah gazetesinde bir süredir yayınlanan ilan ile aynı ürünü müjdeleyen televizyon reklamları, tarihyazımı ve tarihçilerle aramızdaki gerilimli ilişki üstüne bir şeyler söylüyor kanımca.
Sararmış bir ferman üstüne, düğün davetiyeleri yazan asri hat ustaları karakteriyle yazılmış metin "Duyduk duymadık demeyin!" diye başlıyor. "Türkiye'nin en sevilen tarihçisi/ Meşhur araştırmacı gazeteci...Yazar...Müzikolog...Tanburi...Üstad-ı kalem Murat Bardakçı beyefendiSabah Gazetesi camiasına geçmiştir! Bundan böyle tarih Murat Bardakçı ile Sabah'ta okuna! Memlekete millete hayırlı ola!" Altında da Bardakçı'nın karakalem portresi bir saltanat çelengi üstüne oturtulmuş.
Televizyon reklamında ise Bardakçı, son derece şık asri kostümü içinde Sabah'ın kapısında devletle karşılanıyor. Ama ne karşılanma. Mehteran kapının girişine saf tutmuş, davullar vuruluyor, sancaklar savruluyor. Bardakçı, tabloda bir açık görmemiş olsa gerek, yüzünde gururlu bir tebessüm bir an dönüp baş mehterle göz göze geliyor. Gerçekten de memlekete millete hayırlı ola!
Daha soğukkanlı bir dille, haber niteliğinde yazılmış duyuruda "Tarihi olayları güncelleştirerek her yaştan insana okutmasıyla tanınan" olarak tanıtılan Bardakçı, alanının gerçekten de en ünlü ismi.
Tarihin, toplumun kimi 'hassasiyetleri'ni göz önünde bulundurarak, çeşitli ideolojilerin haklı çıkarılmasının bir aracı olarak eğlenceli bir magazin tadında sunulması konusunda onun kadar okunaklı bir 'tarihçi' aklımıza gelmiyor.
Milliyetçi, devletçi, Murat Belge'nin deyişiyle, "...alışılmış Osmanlı tarihyazımının, 'doğru yapan cengâver padişahlar' ve 'yanlış yapan sefih padişahlar' ikilisinin volontarizminde, aynı vüzera-vükelâ arasında, savaş meydanları ve antlaşma maddelerinde çizilmiş rotası üstünde" yürüyerek popüler bir kimlik edinmek elbette kolay bir iş değildir. Çapkın bir dille okuru hayretten hayrete sürükleyecek, güncel olaylar karşısında tarihi serbest çağrışımlar levhası olarak karşımıza dikecek, 'aslında hiçbir şeyin fazla değişmemiş olduğu', milletlerin 'milli özelliklerinin' her daim benzer biçimlerde tezahür ettiği önkabulü üstüne kurulu bir yazarlık serüveni. Frenklerin kurnazlığı, Germenlerin hoyratlığı ve benzeri.
Polemik gerektiğinde bıçak gibi çekiliveren nadide bir belge. Karşısında ancak 'lebbeyk!' çekilecek bir malûmatfüruşluk. Son sözü söylediğini bilen, asabi bir vakanüvis edası.
Bardakçı'nın da pek güçlü olmasa da bir belgeyle katılmış olduğu Ermeni soykırımı tartışmalarında sıkça dile getirildi. Konunun tarihçilere bırakılması gerektiği üstüne akil insanlar hemfikir göründü.
Oysa tarihçiler kim? Onlar kimi kasalarda bilgi ve belgeleri zor günlerde hasmın suratına çalıvermek için bekleten yiğitler mi? Her şeyi bilen, saray bilginleri mi?
Türkçesi daha yeni yayınlandı. Madun Araştırmaları (Subaltern Studies) grubunun kurucularından ünlü Hintli tarihçi Ranajit Guha'nın 'Dünya-Tarihinin Sınırında Tarih' adlı tarihyazımı üstüne son derece önemli kitabı.
Guha, Bengalli Marksist feminist Gayatri Chakravorty Spivak (1988 tarihli ünlü makalesi 'Madun konuşabilir mi?') ile birlikte Gramsci'nin madun (subaltern-subordinated) kavramından beslenerek Batılı tarih felsefesinden destek alarak üremiş emperyalist tarihyazımına en sarsıcı eleştirel yaklaşımı getiren tarihçilerden. Gramsci, 'Hapishane Defterleri'nde 'madun'u belirli tarihsel, politik, ekonomik, sosyal, kültürel bağlamlarda tarihsel olarak belirlenmiş bir kategori olarak alıp dönüşümün alttan, yani bu kesimden başlayacağını belirtiyordu. Guha da 'tarihsizliğe' kilitlenmiş, tarihten kovulmuş insanları tarih sahnesine dahil etmenin yöntemini araştırıyor. Hikâye olarak tarihin sivil toplumdan çıkarılarak devlete taşınması karşısında altta kalanların, madunların nasıl tarihe yeniden buyur edilebileceklerini tartışıyor.
Bu olağanüstü kitabında dev Hintli şair Rabindranath Tagore'un izini sürüyor: "Sesini bu şekilde yükseltenlerden biri Tagore'du. Ölmeden birkaç hafta kadar önce yaptığı bir açıklamada, tarihyazımının sefaletinin kendisini acı bir hayal kırıklığına uğrattığını dile getiriyordu. Ona göre, tarihyazımı sadece imparatorluklar, hükümdarlar ve onların yaptığı kamusal işlerle ilgileniyordu. Böylesi bir tarihsel temsilde, herhangi bir yazarın yaratıcı çalışmasına yer olamazdı. Dobra dobra serzenişte bulunuyor, 'Tarihinizi alın da başınıza çalın' diyordu."
Önemli bir boşluğu dolduran feminist dergi Amargi de üçüncü sayısını mükemmel bir isabetle, tam da zamanında 'projecilik' konusuna ayırmış.
Tarihsizliğe kapatılmış madun grupların başında gelen kadınların sorunlarının çözümünde projeciliğin giderek hegemonik bir dayatmaya dönüşmesi tehlikesi etrafında düşünen yazılar, gerçekten tıknefes olmuş hayatımızın olası yolları hakkında bizi uyarıyor.
Guha'nın kitabıyla birlikte okunduğunda Amargi'nin kış sayısı insanın içini daha da ısıtıyor.
Tarihin mehterli tarihçilere, saray vakanüvislerine bırakılamayacak kadar ciddi bir alan olduğunu bir kere daha hatırlayalım istedim.