Merkez sağ tamam, ya sol?

22 Temmuz seçimleri ile AKP'nin Türkiye'nin "yeni merkez sağ partisi" olduğu tescil edildi. Bu sonuç Türk siyaseti için hayırlı oldu. Tekrar iktidara gelen AKP'nin nasıl bir parti olduğunun bilinmesi, 3 Kasım 2002'de seçmenin...
Haber: MEHMET BEKAROĞLU / Arşivi

22 Temmuz seçimleri ile AKP'nin Türkiye'nin "yeni merkez sağ partisi" olduğu tescil edildi. Bu sonuç Türk siyaseti için hayırlı oldu. Tekrar iktidara gelen AKP'nin nasıl bir parti olduğunun bilinmesi, 3 Kasım 2002'de seçmenin "eski siyaset tarzını" aktörleri ile birlikte tasfiye etmesinden sonra yerlebir olan siyaset zemininin yeniden oluşmasını kolaylaştıracak.
Şimdi seçmenin büyük çoğunluğunun desteğini alan bir iktidar var ve bu iktidarın yönü hiçbir tartışmaya mahal kalmayacak kadar belli. Ancak, muhalefetle ilgili böyle bir açıklık yok. Evet, 22 Temmuz seçimlerinde seçmen iradesinin yüzde 85'i Meclis'te temsil imkanı buldu. Bu, parlamentonun meşruiyeti bakımından çok önemli bir sonuç. Ne var ki bu sonuç, sağlıklı demokratik işleyiş için zorunlu olan sahici bir muhalefetin belirginleştiği anlamına gelmiyor. Aksine, Meclis'te üç milliyetçi-ulusalcı parti grubu bulunacak. Bu partilerin bugüne kadarki söylemleri, 23. dönem parlamentosunda kimlik siyasetlerinin ve bu siyasetlerin getireceği gerginliklerin eksik olmayacağını açıkça ortaya koyuyor. Elbette, küreselleşmenin getirdiği sorunlara paralel olarak yeniden yükselen milliyetçiliklerin bir şekilde parlamentolara yansıması kaçınılmaz, ancak parlamentodaki muhalefetin tamamının milliyetçi partilerden oluşması pek hayra alamet olmasa gerek.
Kimileri Türkiye seçmeninin 22 Temmuz'da ortaya koyduğu tavrı alkışlıyor, "Seçmen siyaset dışı müdahalelere prim vermedi" diyor, buna katılmamak mümkün değil. 22 Temmuz seçimi demokrasiden, açık rejimden yana olanlar ve olmayanların karşı karşıya geldiği bir seçimdi. Neticede Türkiye seçmeni demokrasiden yana tavır koyarak, Türkiye'nin istikametini bir kere daha işaret etti. Şimdi top siyasetçilerin önünde, sağlıklı bir demokratik işleyiş için siyasetin kendisini yeniden kurup kuramayacağını göreceğiz.
AKP
Siyaset kendisini yeniden kurarken izlenecek parti hiç kuşku yok ki AKP'dir. AKP'nin bundan sonraki icraatları önemli ama şimdiye kadar yaptıkları ile de AKP üzerinde konuşmak için yeteri kadar malzeme var. AKP'nin hangi özellikleriyle Türkiye'nin yeni sağ partisi olduğunu biraz daha açmak gerekir. Türkiye'nin eski sağ partileri de AKP gibi, aydınlar/okumuşlar, devlet seçkinleri/bürokratlar ve ekonomik düzeyi yüksek olanlardan çok, çevre diye nitelenen köylüler, köy-kasaba kökenli yeni şehirliler, nispeten ekonomik düzeyi düşük kesimlerden oy alırlardı. Ancak Türkiye'nin sağ partilerinin sağ parti olmalarının nedeni bu değildi. DP, AP ve ardılları DYP ve ANAP "piyasa ekonomisi"ni savunmaları, ekonominin seçkinlerinin çıkarlarını öne almalarından dolayı sağ partiydiler. Türkiye'nin eski sağ partilerinin devlet seçkinleri ile olan ilişkileri de özellik arz ediyordu. 1950'den başlayarak sağ partiler, devlet seçkinlerinin baskı ve denetimi altında oldular. Oy tabanlarının tercih ve talepleri doğrultusunda Cumhuriyet'in istikametine zarar verecekleri zannıyla sürekli gözetim altındalardı. Özetle, Türkiye'nin eski sağ partileri, geniş halk kesimlerinin desteğini alarak iktidara geldiler ama devleti yönetirken sürekli olarak güç odaklarına baktılar, devletin ve ekonominin seçkinlerinin taleplerine öncelik verdiler. Yani "vesayet sistemi"ni içselleştirdiler, iktidar olduklarını ama bütünüyle muktedir olmadıklarını kabul ettiler. İşte tam da bu sebeplerden dolayı AKP Türkiye'nin "yeni sağ partisi"dir. Çünkü AKP de, geniş toplum kesimlerinden, ekonomik refahı artıracağı ve muhafazakâr değerlere sahipleneceği gerekçesiyle destek alıyor, bu şekilde iktidara uzanıyor. Ama iş tutarken güç merkezlerinin taleplerini öne alıyor. Buradaki eski-yeni farkı "güç merkezleri"nin değişmiş olmasıdır. Ulus devletin aşınması ile birlikte gücün merkezi "yerleşik devlet iktidarı ve bu iktidardan beslenerek rant devşiren sermaye sınıfı"ndan "uluslararası iktidarlar"a, uluslararası sermaye ve onun denetimindeki uluslararası kuruluşlara doğru kaydı. Bu duruma koşut olarak AKP de ülkeyi yönetirken uluslararası sermayenin taleplerini öne alıyor, Türkiye'yi uluslararası sermayenin istediği doğrultuda siyasi ve ekonomik olarak yeniden düzenliyor. Yapılanlar ve yapılacakların tamamı, tarımın yeniden yapılandırılması, bankacılık sisteminin yeniden düzenlenmesi, özelleştirmeler, hukuk reformu, vergi sisteminin gözden geçirilmesi, sosyal güvenlik reformu vs. uluslararası sermayenin talepleri olan neoliberal politikalardır. Hani diyorlar ya "Kaynak yok, ülkeye yabancı -Başbakan'ın ifadesi ile global- sermaye gelmeden büyüme ve refah olmaz, insanlara iş bulamayız, yabancı sermaye de garanti ister", işte tam da bu yapılıyor. Global sermayeye ortam hazırlanıyor, Türkiye global kapitalizme eklemleniyor. AKP, muhafazakâr değerlere bağlılığı ve dört buçuk yıllık iktidarında uygulamış olduğu sosyal politikalarla, geniş halk kesimlerin kapitalizm karşıtlığını törpülüyor, onların sisteme entegre olmasını kolaylaştırıyor.
CHP
Şimdi sorulacak soru, temel özelliği neoliberal politikaları benimsemek olan Türkiye'nin yeni sağ partisi AKP iktidarının muhalefetinin nasıl kurulacağıdır. CHP'nin AKP iktidarına alternatif olamaması, sadece ulusalcı reflekslerin taşıyıcısı bir "devlet partisi" olmasından dolayı değildir. CHP, Türkiye'de uygulanmakta olan neoliberal ekonomik politikaların simge ismi Kemal Derviş'i parti saflarına alarak AKP'ye sahici muhalefet etme şansını zaten kaybetmişti. 22 Temmuz seçimlerinde de, sivil siyaset, demokratikleşme ve özgürlükler konusunda tutucu çıkışları oldu ama neoliberal politikalara karşı çıkmayacağının özenle altını çizmeyi de ihmal etmedi. Türkiye seçmeni, milliyetçi eğilimlerini milliyetçiliğin gerçek sahibi MHP'ye yönelerek ifade ederken "mevcut ekonomik istikrarı" da CHP'nin değil, AKP'nin sürdürebileceğine inandı ve bu partiye yöneldi.
CHP'nin Genel Başkanı ve yönetimi tartışılıyor, "Baykal'la olmaz" deniliyor ama bence sorun, CHP'nin Türkiye seçmenine, güvenlik, refah ve özgürlüklerin başka politikalarla da sağlanabileceğini gösterememesidir. Aksine CHP, bir devlet partisi olarak bütün bu taleplerin önündeki engel olarak görüldü.
Sol ihtiyaç
Türkiye'nin "sahici bir sol siyasi parti"ye ihtiyacı var. Öncelikle CHP sol bir parti değil, CHP dışındaki solun da böyle bir partiyi oluşturabileceğini dair bir işaret yok. Çünkü, CHP'nin taşıdığı zaafların bir kısmını bu gruplar da taşıyor. Evet, retorik olarak, solun temel özellikleri olan "adalet, özgürlük ve eşitlik" talepleri dile getiriliyor, çok genel hatları ile neoliberal politikalara karşı da çıkılıyor ama bu gruplar Türk halkının genel eğilimlerinden çok uzak duruyor. Her şeyden önce "sahici ve buradan olma" özelliğini taşımıyorlar, gündemlerine geniş halk kesimlerinin gündelik taleplerini hiçbir zaman alamıyorlar. Hep CHP'nin solculuğu eleştiriliyor ama kimsenin ÖDP'nin solculuğunu konuştuğu yok. ÖDP yıllardır siyaset yapıyor, üstelik de CHP'den farklı olarak devlet partisi değil, haktan hukuktan söz ediyor, savaş karşıtlığı yapıyor, ne var ki bugüne kadar halkın desteğini almış değil, yüzde 1'lerde bile oy alamadı, Genel Başkanları 22 Temmuz'da ancak DTP'nin desteği ile milletvekili seçilebildi.
O halde, "sahici sol bir parti" derken neyi anlattığımızı açık bir şekilde ortaya koymak gerekir. Elbette "sol" dendiğinde bunun evrensel bir karşılığı var. Bunu "eşitlik, adalet ve özgürlük" olarak özetlersek kimsenin bir diyeceği olmaz herhalde. Böyle bir sol parti elbette insanlığın bugüne kadar biriktirdiği tecrübelerin tamamından istifade etmeli ama ayaklarını öncelikle bu toprağa basmalı, bütün insanlığın ayrımcılık, adaletsizlik ve baskılardan çektiği acılara duyarlı olmalı ama öncelikle bu toprakların insanlarına umut vermelidir. Türkiye solu, tercüme bir sol, dünyaya Avrupamerkezci bakıyor, bu nedenle kendi topraklarına ve insanına yabancı. Haklarını savunduğu halkla aynı dili konuşmuyor, halkın inançlarına, değerlerine, gündelik yaşantısına çok uzak. Bağımsız sol adaylar Baskın Oran ve Ufuk Uras'ı dinledik, sürekli olarak ezber bozmaktan söz ettiler, ne var ki hiçbir şekilde ezberin dışına çıkamadılar. Sol için ezberin dışına çıkmak bu ülkenin bütün insanlarını kucaklayabilmektir. Doğrudur, bu ülkede yıllardan beri azınlıkların hakları gasp ediliyor. Ama bunu yapanlar ülkenin çoğunluğu değil, azınlığın haklarını savunurken çoğunluğun haklarını görmezden gelmemelisiniz. Sol, bu ülkenin çoğunluğunun inançları ile bir türlü barışamıyor, her çeşit azınlığın inancına ve kimliğine gösterdiği saygının yüzde birini çoğunluğun inancına göstermiyor. Halbuki bu ülkede azınlıklara olduğu kadar çoğunluğa da inançları ve yaşam tarzları nedeniyle baskı uygulanıyor, başta eğitim hakkı olmak üzere temel haklardan mahrum ediliyor. Solcular bunu görmüyor, dahası modernleştirici devlet eliti ile aynı dili kullanıyorlar. Haklar ve özgürlükler konusunda en demokrat olan Baskın Hoca bile, "hizmet alanlar-hizmet verenler" ayırımı yaparak çoğunluğun inanç özgürlüğü konusunda kısıtlamalar getiriyor.
Hiç kuşku yok ki, ekmek çok önemli. Ancak onur da en az ekmek kadar önemli. Türkiye seçmeni refah için olduğu kadar, onuru için de, adam yerine konulmak için de oy kullanıyor. Maalesef Türkiye solu insanların ekmeğini büyüteceğine (kitlelere refahı getireceğine) dair inandırıcı hiçbir şey söylemediği gibi herkesin eşit olacağı, haklarının teslim edileceği, adaletle muamele görecekleri konusunda da inandırıcı olamıyor.
Sonuç olarak, Türkiye'nin şiddetle "sahici, ayaklarını bu topraklara basan bir sol parti"ye ihtiyacı var. Bu sol partinin hiçbir inanç ve kimlikle problemi olmamalı elbette, ama öncelikle de bu ülkenin çoğunluğunun inancı olan Müslümanlık'la barışık olmalı. Esasen bunun için bir engel de yok, yeter ki sol ezberlerini bozsun, tercüme solculuğu bıraksın, Avrupa merkezciliği aşsın. O zaman Müslümanlığın Avrupa Aydınlanması ve solunun savaştığı teokrasi ile fazla ilgisinin olmadığını, onun eşitlik, adalet ve özgürlüğü amaçlayan bir din ve kültür olduğunu görecektir.