Merkez siyaseti ya da siyasetsizlik

22 Temmuz milletvekili genel seçimleri için aday listeleri Yüksek Seçim Kurulu'na verildi, siyasi partiler yavaş yavaş alanlara iniyor. Buna rağmen Ankara kulislerinde hâlâ seçimlerin yapılamayacağına dair yoğun söylentiler var.
Haber: MEHMET BEKAROĞLU / Arşivi

22 Temmuz milletvekili genel seçimleri için aday listeleri Yüksek Seçim Kurulu'na verildi, siyasi partiler yavaş yavaş alanlara iniyor. Buna rağmen Ankara kulislerinde hâlâ seçimlerin yapılamayacağına dair yoğun söylentiler var.
Gerçekten Türkiye bugüne kadar görülmemiş olaylar yaşıyor. Dört buçuk yıllık çalışmadan sonra artık yorulan parlamentonun yenilenmesi için seçimler mi yapılacak yoksa taraflar mevzilere yığınak mı yapıyor belli değil.
Hatırlanacağı gibi, Başbakan Tayyip Erdoğan dört yıl boyunca seçimlerin zamanında yapılacağını, cumhurbaşkanını bu Meclis'in seçeceğini ve bu cumhurbaşkanının bir AKP'li olacağını söyleyip durdu. Ne var ki, bunların hiçbiri gerçekleşmedi. 27 Nisan Genelkurmay bildirisi ve arkasından Anayasa Mahkemesi'nin "Toplantı yeter sayısı 367'dir" kararı ile siyasete müdahale edildi. 22 Temmuz seçimleri bu müdahalenin gölgesinde yapılıyor. İş, mevcut parlamentoya cumhurbaşkanı seçtirilmemesi ile kalmadı, seçmene de "Bunlara (AKP'ye) 367 ve fazlası milletvekili verirseniz dayak yersiniz" diye gözdağı verildi.
Hiç kuşku yok ki bu şekilde yapılacak seçimler, demokrasinin asgari koşulu olan serbest seçimler değildir. Her şeyden önce insanların yönelimi bozuldu; 22 Temmuz'da seçmen darbe tehdidi ve kimlikler ve yaşam tarzları üzerine kurulan cephelerden birine mensup olma duygusu ile sandık başına gidecek. Dahası var; anlaşılmaz bir şekilde tırmanan terör ve her gün birkaç şehit cenazesinin kaldırılması, konu ile ilgili Genelkurmay Başkanlığı'nın açıklamaları seçmen davranışlarını ciddi bir şeklide etkileyecek. Öyle anlaşılıyor ki, bu seçimde de halkın ekmeği, işi, aşı, eğitimi, sağlığı, insan gibi yaşama isteği hiç konuşulmayacak. Yani bir kere daha insanımızın daha iyi yaşam talebini karşılayacak yöneticilerini seçme hakkı elinden alındı. Bu da Türkiye'deki sistemin gerçek demokrasi olmadığını, vesayet sisteminin bütün ağırlığı ile sürdüğünü gösteriyor.
Sivil sorumluluk
Peki, Türkiye'de 50 yılı aşan tecrübeye rağmen gerçek demokrasi bir türlü niçin inşa edilemiyor? "Seçkinler koalisyonu buna izin vermiyor" demek kolaycılıktır. Elbette, sürekli iktidarı elinde tutanlar buna izin vermeyeceklerdir. Tarihin hiçbir döneminde dünyanın hiçbir yerinde iktidarı elinde tutanlar, halka "Buyrun, siz yönetin" demedi. Gerçek demokrasinin inşa edilmesi uzun ince bir yoldur ve bu yolu açacak olan sivil siyasetçilerdir. Biz hep siyasete karışanları, müdahaleleri konuşuyoruz, sivil siyasetçilerin sorumluluklarını ihmal ediyoruz.
Bugünkü CHP'yi saymayalım. Çünkü Baykal ve ekibi demokrasi ölçüleri içinde sivil siyasetçiler sayılmazlar. Toplumu sürekli olarak kurgulanmış tehditlerle korkutan, laik cumhuriyeti korusun diye askere davetiye çıkaran, olağanüstü koşullardan iktidar bekleyen bir siyaset anlayışı ne kadar sivil olabilir? Ya diğerleri? Kendileri neredeyse padişahlığa benzer yapılar kurmuş ve bundan asla rahatsız olmayan, dahası kendilerini Allah'ın millete bir lütfu olarak gören liderler nasıl demokrat oluyor ve bunlar ülkedeki vesayet sistemine nasıl son verecekler? İşte olup bitenleri hep beraber görüyoruz. Beş tane genel başkan bir odaya kapanıyor ve halkı kimlerin temsil edeceğine karar veriyor. Bunun neresi demokrasi, bu milletvekilleri nasıl milletin temsilcileri olacaklar? İstemediklerini çiziyor istediklerini yazıyorlar; koca koca insanlar kapılarda bekleyip duruyor, kaderleri bir adamın vereceği karara bağlı. Bunlar seçilip Ankara'ya gittikten sonra kimin istediğini yapacaklar, milletin mi padişahların mı?
Sonra bu geçişler, transferler neydi öyle? Sabah solcu olan akşam sağcı, akşam muhafazakâr olan sabah liberal oldu. Kırk yıldır parti içi demokrasiyi savunanlar, "Siyasetin en önemli sorunu lider sultasıdır" diyenler, listedeki garantili yerleri aldıklarında "yaşasın padişah" diye bağırmaya başladılar.
Peki, "Meclis'e tünel kazarak girmek" nasıl bir şey oluyor? "Bağımsız sol adaylar" ne kadar bağımsız, onlar da bir başka "irade"nin insafına sığınmadılar mı?
Merkez sağın birleşme fiyaskosunu bir tarafa bırakalım, askerin muhtırasına muhatap olan iktidar partisinde olanlara ne demeli? Başbakan Erdoğan sadece "Milli Görüşçü" milletvekillerini harcamadı kendisine (ve bu arada sisteme) sorun çıkaran birçok ismi de çizdi. Bildiğimiz şu refleks; sorun çıkınca paşaları-beyleri ikna etmek için onların hoşuna gidecek işler yapmak. Askerin muhtırası karşısında "Diklenmeyeceğiz ama dik duracağız" diyen Başbakan, parlamentonun cumhurbaşkanı seçme hakkını gasp edenlerin gönlünü hoş etmek için arkadaşlarını harcadı, onların yerine vitrine modern-Batılı görünümlü insanları yerleştirdi. Bu şekilde vesayetçileri ikna edeceğine ve iktidarını koruyacağına inanıyor. Oysa yakın tarihe bakabilirdi, eğer Başbakan yakın tarihe baksaydı bu şekilde davranarak demokrasinin inşa edilemeyeceğini görürdü.
Öyle anlaşılıyor ki Başbakan Erdoğan, mağduriyet söylemi üzerine oturtacağı kontrollü bir gerginlik politikası ile seçimi almayı, "daha da değiştim" mesajı ile de içerideki ve dışarıdaki iktidar odaklarını ikna etmeyi planlıyor. Bu plan belki AKP'ye tekrar tek başına hükümet kuracak çoğunluğu getirebilir fakat bu ikiyüzlü politikalarla demokrasi gelişmez.
Demokrasi, farklı kimliklerin çatışmasız birarada yaşaması, farklı düşüncelerin ifade edilmesi, farklı siyasi görüşlerin yarışmasıdır. Bugün Türkiye'de yapılan bunun tam tersidir, kimlikler çatıştırılırken siyasi farklılıklar yok ediliyor. Bu yapılanlar siyaset değil aksine siyasetçi, siyaset dışı çevrelerin amaçlarına uygun bir şekilde Türkiye'yi siyasetsizlik çemberinin içine çekiyor. Partiler "merkez" olma yarışına girmişler; vitrinlerini ve programlarını bu şekilde yeniden düzenliyorlar. Seçmenin karşısında alabildiğine kimlik kışkırtmaları ile ayrışıp ayrıştırırken güç odaklarına karşı hem vitrin hem de programları ile giderek birbirlerine daha çok benziyorlar. "Birleşik merkez sağ" projesinin çökmesi ve artan şehit cenazeleri ile birlikte MHP de yüzde 10 barajını zorlamaya başladı ama 22 Temmuz seçimlerinde iki ana parti yarışacak; AKP ve CHP. Meydanlarda milleti düşman kamplara ayıran bu iki partiye bakın, programlarını inceleyin, sözcülerinin verdiği mesajları gözden geçirin, ekonomik ve sosyal politikalarının birbirinin aynısı olduğunu göreceksiniz. CHP Genel Başkanı Baykal, her fırsatta ABD, AB ve dünya ekonomi çevrelerine ülkenin bugünkü rotasını değiştirmeyeceklerine dair mesajlar veriyor. Bu tablo tam da 12 Eylül idaresinin öngördüğü birbirinin kopyası iki partili sistemin 2007 versiyonu değilse nedir? Unutulmamalı ki, 12 Eylül darbesinin bir hedefi de, Türkiye'yi neoliberal dünya sistemine eklemlemek amacıyla alınan 24 Ocak 1980 kararlarının uygulanabilmesi için gerekli olan ortamı hazırlamaktı.
Türkiye'nin siyasi ve ekonomik rotası değişmeyeceğine göre CHP ve AKP arasında ne fark var? CHP'nin laikçi otoriter bir cumhuriyeti savunuyor olması AKP'yi demokrat yapmaya yeter mi? Çok açık ki, CHP'nin de, AKP'nin de başında padişahlar var; demokratlık padişahın insafı ile ölçülebilir mi? Transferin gözdelerinden biri yeni partisinin rozetini takarken, "Önümüzdeki yıllarda Türkiye'nin iki önemli sorunu var, biri ekonomi biri de demokrasi" diyordu. Katılmamak mümkün değil ama Türkiye'nin bunlardan da önemli bir ihtiyacı daha var, sözünün sahibi, ahlaklı ve ilkeli siyasetçiler.
Sözünün sahibi, ahlaklı ve ilkeli olmak, özgür düşünebilmeyi, kanaat ve görüş sahibi olmayı, daha da önemlisi bunun için bedel ödemeye hazır olmayı gerektirir. Böylesine kişilikli ve görüş sahibi siyasetçilerin padişahların insafına sığınarak yol alabileceklerini düşünmek akla ziyandır. Sözünün sahibi, ahlaklı ve ilkeli siyasetçilerin yapacağı iş iyi padişah aramak değil, vesayet sistemine olduğu kadar partilerdeki padişahlık sistemine de karşı çıkmaktır. Çünkü, Türkiye'deki vesayet sistemine son verecek olan, kendi içinde demokrasiyi kurumlaştırmış, her konuda hesap vermeye açık, kararlarını, yöneticilerini ve adaylarını en geniş katılımla belirleyen siyasi partiler olacaktır.

MEHMET BEKAROĞLU: Yeni Siyaset Girişimi Sözcüsü