Merkez sol, yenilenme ve iktidar

Seçmenin 22 Temmuz'da sandıkta CHP-DSP birlikteliğine verdiği beşte birlik destek, 1983 sonrası Türk merkez solunun toplumsal tabanındaki daralmaya dair üzerinde önemle durulması, dikkate alınması gereken bir ikaz olarak okunmalı.
Haber: TANJU TOSUN / Arşivi

Seçmenin 22 Temmuz'da sandıkta CHP-DSP birlikteliğine verdiği beşte birlik destek, 1983 sonrası Türk merkez solunun toplumsal tabanındaki daralmaya dair üzerinde önemle durulması, dikkate alınması gereken bir ikaz olarak okunmalı. Merkez sol, sandıkta salt sayısal bir zafiyete uğramış değil, asıl sorun toplumsal meşruiyetinin süratle aşınıyor olması. Meşruiyetin aşınmasının ya da kitle gözündeki itibar kaybının doğal sonucu, bu kanatta konumlanan partilerin Türkiye'de çoğulcu siyasette iktidara rakip olabilecek alternatif bir potansiyel blok dahi olamamalarıdır.
Seçimdeki oy oranları, bunun parlamentoya yansıması veri alındığında, merkez sola dair yürütülen çoğu düşünme faaliyetinde odaklanma doğrudan CHP üzerine olsa bile, merkez solu salt CHP şahsında temsil edilen, ona içkin bir politik pozisyona indirgemek de doğru değil. CHP'nin yanı sıra DSP, hatta SHP de bu çizgiyi içkin saran sorunların çoğunu bünyelerinde barındırıyor
22 Temmuz dersleri
22 Temmuz seçimlerinde CHP-DSP birlikteliğinin ancak beş seçmenden birinin tercihine mazhar olması, Fuat Keyman'ın geçen haftaki yazısında betimlediği Türkiye'nin siyasal alanına dahil merkez-çevre, sağ-sol, ulusal-küresel, vatandaşlık-kimlik temelinde farklılaşmış çok katmanlı çatışma alanlarında genel olarak bu çizginin konumlandığı pozisyon dikkate alınırsa daha iyi anlaşılabilir. Bu dikotomiler de merkez sol çizginin 90 sonrası temel ekonomi, siyaset ve toplum önermelerinde baskın olan, ilk unsurlardır. Devletçi-seçkinci cephenin vesayetçi, bürokratik, otoriter değerleriyle donatılan bu çizginin ağırlıklı olarak siyasal merkezdeki aktörleri, kendilerini solda tanımlamalarına rağmen, solu sol yapan politikaların yaşadığı değişimi okuyamayacak kadar sığ bir sağ statükoya yaslandılar. Küreselleşmenin ulusal ekonomilere sunduğu fırsatlarla, riskleri eşitlikçi, adil bir model yaratma yönünde kullanma yerine, içe kapanmacı, dışlayıcı, uç milliyetçiliğe yaklaşan bir ulusalcı retoriği veri almayı da vatanseverlik saydı. Bölünme paranoyasıyla dayatılan tek tip vatandaşlık karşısında, farklı kimlikleri demokratik koşullarda birarada tutarak yaşatacak projeleri inşa etmeyi ve ülkede demokrasinin birey yararına yaygınlaştırılıp, derinleştirilmesini bu çizginin aktörleri pek başaramadı. Hal böyle olunca, cumhuriyet ve laiklik fetişizmine kadar uzanan sınırlı siyaset tahayyülü ancak bu çizginin seçmen tarafından yine ana muhalefete yerleştirilmesine hizmet etti.
Geçmişine mahkûm mu?
Bugün merkez solun kendisini yenileyebilmesinin önündeki temel engellerden biri; ideoloji olarak içselleştirdiği Kemalizm'den toplumun, siyasetin geleceğini okuyabilecek herhangi bir önerme geliştirme potansiyeline sahip olmamasıdır. Bir ideoloji olarak Kemalizm'in toplum rehberliği "evet, hayır"lara dayandırılırken, ancak bir devrimci siyasal pozisyon olarak Atatürkçülüğün harmanlanmasıyla sınırlı tutulacak "hem-hem de"ye dayanan sosyal demokrasi Atatürkçülük ilişkisi, merkez solun toplum nezdindeki meşruiyetinin pekişmesine hizmet edebilir. Bu çizginin en temel yanılgılarından biri, Kemalizmi açık ya da zımni bir eleştiriye tabi tutmayı Atatürkçülüğün inkârı olarak yorumlaması. Oysa ki, bir ideolojik rehber olarak toplumla irtibatlanabildikleri yegâne enstrüman olarak ellerinde kalan Kemalizm, ancak beşte birlik seçmen için anlam ve önem ifade ediyor. Toplumun büyük çoğunluğu Atatürk'le kurduğu ilişkide onu tartışmasız devrimci önder olarak görüyor ve tercihleri "yaşayan Atatürkçülük"ten yana. Fakat o ölçüde de bir parti ya da hareketle onu ve düşüncelerini özdeşleştirme yanlısı değil, partilerin ondan beslenmesine karşı. Bu anlamda yapılması gereken, yarının sosyal demokrasi vizyonunu yeniden inşa ederken, dünün devrimci Atatürkçülüğünü bugünün ve yarının gerçeklikleriyle harmanlamalarıdır.
AKP'nin açmazları, merkez solun avantajları
Günümüzde seçmenin makbul partisi "herkesi yakalayan" (catch-all) partiler. Bunlar ideolojik donanımı zayıf, halkın gündelik beklentilerine yanıt vermeyi diğer niteliklerinin üstünde tutan, toplumun işçisiyle, köylüsüyle, esnafıyla, memuruyla, çiftçisiyle her kesiminden oy almayı hedefleyen, aldığı takdirde de iktidar olan ya da iktidara ortak olan aygıtlar. Bu parti tipinin en büyük açmazı, çok kolay yükselebildikleri gibi, çok kolay da çökebilmeleridir. AKP'nin kendisini, liderinin politik söyleminde seçim sürecinde "muhafazakâr demokratlık"tan çok, "toplumsal merkez" olarak tanımlayışı bu bağlamda okunmalıdır. Bu toplayıcı kimlik artık AKP'yi düne göre daha fazla ideolojiler üstü ve ötesi düşünmeye, siyasa üretmeye zorlayacak. Bir yandan AKP'ye seçmenin yarıya yakınının verdiği destek, diğer yandan AKP'nin kendisini tanımladığı bu kimlik, partinin tipik bir "beklentiler koalisyonu" olduğunu ilan ediyor. Dolayısıyla, sosyolojik dokusu ve seçmeninin tercihi itibarıyla bugünün AKP'si "kumdan bir kale" olup, Türk siyasetinde yeni bir "demirkırat efsanesi" olarak uzun süre kalıcı olabilmesi, bizatihi herkesi yakalayıcı niteliği dolayısıyla zor. AKP geçen dönem kendisine destek veren toplum kesimlerinin günlük rutin, asgari sosyal beklentilerine yanıt verirken, asıl kendi taşralı muhafazakâr burjuvazisini ulusal ölçekte büyütmüştü. Önümüzdeki dönemde sıradan yurttaşların sosyal taleplerinin ötesinde, sınıf atlamaya ve orta sınıflaşmaya kadar genişleyecek ekonomik beklentileri AKP tarafından ne ölçüde karşılanacak? AKP yeni dönemde 80'lerde ANAP'la doğan, AKP ile büyüyen ve yine kendisiyle ulus aşırı olmak isteyen muhafazakâr burjuvazinin küresel sermaye ligine dahil olma arzularına ne ölçüde hizmet edecek? Bunu yaparsa, orta sınıfa dahil olma arzusundaki geçen dönem makus talihini yenenlerin tümünün yeni sosyal tabakalaşmada yeri hazır mı? Tüm bu gruplar sınıf atlamaya devam ederken, aşağıya, her zaman yükselenlerin boşalttığı yoksulluk alanlarına dahil olacakları kim temsil edecek? Bu sorular yeni dönem AKP'sinin açmazlarıdır ve partinin vereceği yanıtlar geleceğini belirleyecek. Bu açmazları; AKP'nin eşyanın doğası gereği terk etmek zorunda kalacağı sosyal kategorileri, çağdaş, özgürlükçü, sosyal adaletten yana, evrenselci demokratik bir sol oluşum kendi lehine çevirebilir ve AKP'nin boşlukta bırakacağı sınıflar yeni bir merkez sol partiyi yükseltebilir.
Nasıl bir yenilenme?
Bunu başarmak için, önce seçmen nezdinde kaybedilen itibarın kazanılması gerekiyor, Öncelikle CHP başta olmak üzere, tüm partiler için örgütsel yeniden yapılanma zorunlu. Partiler gerek seçmen, gerekse örgüt düzeyinde kendi sosyolojik dokusunu çok iyi tanımalı. Geçmişteki A. Öymen ve T. Erdem yönetiminin ardından yarım bırakılan üyelik temelindeki örgütsel yeniden yapılanma projesinin hayata geçirilmesi gerekiyor. Nitekim bazı illerde üye sayısından daha az oy alınmışsa, bu kaçınılmaz bir yeniden yapılanma ihtiyacı doğurmuş demek. Burada politik sosyolojik olanı yakalamak, "kim, kime niçin oy verdi" sorusunu yanıtlamak şart. Sencer Ayata'nın Milliyet'te yayınlanan röportajında, yeni orta sınıfta tabanı en güçlü olan partinin CHP olduğu saptaması önemli olmakla birlikte, sanayileşmiş bilgi toplumu aşamasındaki ülkelerle karşılaştırıldığında sayısal olarak çok sınırlı kalması, bu sınıfın, bugünün ve yakın geleceğin CHP'sini kurtarmasına yetmiyor. Mutlaka emeğiyle dışlananlar başta olmak üzere, CHP'nin ittifak kurması gereken yoksul ve yoksunlar, gelecekteki kurtuluş reçetesine dahil edilmeli.
Merkez solun sosyolojik doku erimesinin gerekçelerinden biri olarak, 80 sonrası genel anlamda sınıf, özel anlamda işçi sınıfının ve örgütlerinin, sendikaların yaşadığı değişim, zayıflamadan söz ediliyor. Küreselleşmeyle birlikte başkalaşım geçiren sınıf kategorilerinden yeni ve sadık müttefikler oluşturmaya engel yok aslında. Küreselleşme, tüketim toplumu alışkanlıkları, ideolojilerin uğradığı itibar-referans kaybı gibi veri durumları yok sayamasak da, solun yeni sosyal hareketler, oluşumlar, örgütlenmelerle irtibat kurmasının önünde engel de yok. Sivil toplum alanını dolduran dernek, vakıf, yurttaş girişimi, inisiyatifi gibi mikro sivil iktidar odaklarını, özellikle de emek, kadın, çevre, bilim odaklı olanları, merkez solun kendi yanına çekmemesi için hangi nedenden söz edilebilir? Neden olmasa da, bunun için önce aktörlerinin sorması gereken bir soru var: "Biz kimiz, kimin için, ne istiyoruz?" Bu soruya yanıt verebilmek için, önce bu çizgide politika yapanların kendileriyle hesaplaşmaları, topluma, devraldıkları siyasi mirasa özeleştiri yaparak, hesap vermeleri gerekiyor. Ancak bu yapılırsa, kutsallıkları rehber almadan, o mirası da yok saymadan, çağdaş, demokratik, özgürlükçü, kapsayıcı evrensel sol bir siyaset tahayyülü ile ileriye bakılabilir.