Merkeze kayan siyaset

Ekim ayında yayınlanan kitabımda (Türkiye Sağı ve AKP) olsun, Amerika'da Brookings Institution'da katıldığım, şimdi transkriptleri yayınlanmış olan panelde olsun, sürekli bir biçimde Tayyip Erdoğan'ın aday olmayacağını ve cumhurbaşkanı seçilmeyeceğini öne sürdüm.
Haber: HASAN BÜLENT KAHRAMAN / Arşivi

Ekim ayında yayınlanan kitabımda (Türkiye Sağı ve AKP) olsun, Amerika'da Brookings Institution'da katıldığım, şimdi transkriptleri yayınlanmış olan panelde olsun, sürekli bir biçimde Tayyip Erdoğan'ın aday olmayacağını ve cumhurbaşkanı seçilmeyeceğini öne sürdüm. Ortaya çıkan gelişmelerin hiçbirisi beni bu görüşümü değiştirmeye razı edemedi. Bu muhakemede sıraladığım gerekçeleri Radikal İki'deki yazılarımda da açıkladım. Öylesi bir adım ve sonuç, diğerleri bir yana, iki önemli sonuç doğururdu: 1) AKP, büsbütün sistemle çatışan bir parti kimliği kazanır, 2) Tam da bu nedenden ötürü AKP'yi bugünkü konumuna taşıyan ılımlı kanatlar ondan kopabilirdi. Öyle görünüyor ve anlaşılıyor ki, bu tedirginlik ve tehlike parti içinde de hissedildi. Bugün Abdullah Gül'ün aday olarak ortaya çıkması bu yönden değerlendirilmesi gereken ve Türkiye'nin yakın dönemini çok derinden etkileyecek bir dizi oluşumun başlangıç noktasını teşkil ediyor. Ben de bu yazıda sorunu bu yönünden ve soyutlayarak gerek parti içi gerekse parti-sistem ilişkisi içinde ele almak istiyorum.
Şahinlerin hakkı şahinlere
Gül'ün adaylığı belli anlamları içinde barındırıyor. Bunların başında partinin dengeleri geliyor. O yönden bakınca Gül'ün adaylığının net bir biçimde Meclis Başkanı ve parti 'triumvira'sının radikal ismi Bülent Arınç'la olan ilişkisi görülebiliyor. Arınç, partide şahinlerin (radikallerin) temsilcisidir. Baştan beri AKP'nin koparak kendisini yeniden tanımladığı geleneksel İslami siyasete partide en yakın duran isimdir. AKP ideoloji ve pratiğinin önemli sembolleri arasında yer alan imam hatip liseleri ve türban konusunda bugüne değin tavizsiz bir tutum sergilediği gibi, diğer konularda da kendisine özgü çizgiyi tartışmaya açmadı. Oysa Erdoğan-Gül ikilisi, bu konularda çok aykırı düşünmemekle birlikte siyasetin daha farklı bir biçimde sürdürülmesine yatkındırlar. Daha açık söylemek gerekirse, Arınç ideolojiden pratiğe/siyasete giden bir yörüngedeyken Erdoğan-Gül siyasetten/pratikten ideolojiye açılan bir yörüngeye oturuyor, baştan beri.
Bu tutum cumhurbaşkanlığı seçimine doğrudan yansıdı. Erdoğan kendisinin Çankaya'ya çıkamayacağını anladığı andan itibaren sistemle barışmak/uzlaşmak yanlısı oldu. Önerdiği aday isimleri bunu açıkça kanıtlıyor. Ne var ki, o yaklaşımında aşamadığı isim Arınç'tır. Belli ki, Arınç, gerekirse partide önemli bir çatlak yaratmak pahasına AKP'nin ideolojik önceliklerinde ısrar etti. Sistem açısından çok daha sert anlamlar içerecek olan şeyi, kendi adaylığını sürekli olarak saklı tuttu ve adaylık deklarasyonunu çevresine bir kontrol aracı olarak kullandı. Gül'ün adaylığı Arınç'ın verebileceği son tavizdi. Erdoğan, kendi adaylığından vazgeçtikten sonra bu defa Gül'ün adaylığını kabul ederek ılımlılar-şahinler geriliminde bir adım daha geriledi.
Gül, kendi tutumuyla olmasa bile sahip olduğu değerler bakımından dengelerin üzerinde kesiştiği bir isim olarak tanınmalı. Her şeyden önce Anadolu'dan/Kayseri'den bir siyasetçi. Dolayısıyla bu sosyolojik özelliği itibarıyla AKP'nin en büyük dayanağı olan Anadolu sermayesinin desteğini arkasında duyabilen birisi. Kendisinin de kariyerinde, İslami bir bankanın yönetim kademesinde bulunması bu görüşü somutlaştırıyor. İkincisi Gül, bugüne değin sürdürdüğü politik çizginin görünen yüzüyle iki anlamı birden barındırıyor içinde: Gül, hem daha ılımlı ve sistemle zıtlaşmaktan kaçınan birisi hem de AKP'nin FP/Erbakan'dan kopma evresinde modernite-din denkleminde modernleşmeyi öne almış görünen bir politikacı. Sistemle tanışıklığı buradan kaynaklanıyor. Üçüncüsü ve belki de en önemlisi Gül, AKP'nin ideolojik sembollerini üzerinde taşıyan bir siyasetçi. Eşi türbanlı ve o 'simge' Gül'ün yakın döneminde çok önemli bir özelliğe sahip. Eşi, türbandan ötürü üniversiteye alınmamasını Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine götürmüş fakat Gül Dışişleri Bakanı olduktan sonra bu davayı sürdürmemişti. Gül-sistem arasındaki ilişkinin kat yerini bu pozisyona bakarak tanımlamak mümkün.
Bütün bunlarla birlikte düşünülünce Gül'ün adaylığını, öteden beri iddia ettiğim üzere, AKP'nin matematiksel olarak en kuvvetli hamlesi diye tanımlamak gerekir. Parti bölünme tehlikesini savuşturacak, Erdoğan partiyi kontrol edecek, Gül'ün üstünde taşıdığı simgeler bağlamında parti 'sisteme yenilmiş' görüntüsünden uzaklaşacaktır. Arınç'ın Gül adında direnmesinin nedeni budur. Bu sonuç elde edilmiş görünüyor. Ama aynı sonuç bundan ötesine ne ifade eder, şimdi ona bakalım.
Serap yahut vaha
Gül'ün adaylığı, Arınç ve radikallerin parti içinde yabana atılmayacak bir güce sahip olduğunu gösteriyor. Bunun iki anlamı var: Bundan ötesinde AKP baştan beri altını çizdiğimiz gerilimi biraz daha örtülü biçimde yaşayacak. O gerilim oldukça hassas bir anlam taşıyor: Ya Erdoğan, bugün Arınç'a verdiği ve kendi açısından da kuvvetli bir hamle yapmak anlamına gelen Gül tavizini bir çizgi olarak sürdürecek ve Arınç'la daha ileri bir çizgide uzlaşarak partiyi radikalleştirecek ya da bundan sonrasında Arınç ve kanadını partiden tasfiye etmek yolunda önemli adımlar atmaya başlayacak.
Bu iki ihtimalden ilki pek işleyecek gibi durmuyor. O halde Erdoğan, liderlik iddiasından önemli ölçüde vazgeçmiş olur. Cumhurbaşkanı olmamanın 'merareti' bir yandayken böyle bir konuma sürüklenmek asla düşünmeyeceği bir seçenek olarak sivriliyor. İkincisi, daha baskın olasılık, Arınç kanadının tasfiyesidir ki, o, AKP'nin bundan sonra yerine büsbütün yerleşmesi ve gerçek anlamda bir dönüşüm geçirmesidir. En azından AKP'nin doğuşuyla başlayan Türk İslami siyasetinin dönüşümünde bir ileri aşamaya geçilmesidir. Bu durumda partinin hiç sıkıntı yaşamayacağını söylemek mümkün olmasa da, o koşul, modernleşme-İslam parametreleri arasındaki tercih açısından, laiklik-demokrasi ilişkisinin tanımı açısından ortaya çıkacak durum yakın dönem politikası ve AKP yönünden yeni anlamlar üretir. AKP, böylelikle, bir ölçüde budanır ama tıpkı zamanında CHP'nin budanarak büyümesine benzer bir biçimde gürleşir, gümrahlaşır; ortasağ bir çizgiye bütünüyle yerleşir.
Bu, yabana atılmaması gereken bir model. Çünkü, yukarıda değindiğim gibi, Gül'ün adaylığı AKP'nin bünyesinde mevzilenmiş olan ve çevredeki merkez diye tanımladığımız gene AKP içi burjuvazinin bir kazanımıdır. Onların gücünün sembol ötesi bir göstergesidir. Peki, bu durumda, merkezdeki çevre dediğimiz kesimler bütünüyle ihmal mi ediliyor sorusunu da olumsuz yanıtlayalım: İhmal edilmiyor! Merkeze kayan bir parti, daha önce DP-AP-ANAP tarihinin gösterdiği üzere, onları merkezle bütünleştirmek projesinde daha önemli olanaklara sahip oluyor ki, bu da ilk seçimde AKP'nin ne türden bir sonuç alacağını kestirmemize olanak verir. Kısacası, AKP, 'ceteris paribus', Gül-Erdoğan ikilisiyle devam edecek ve bu partileşme sürecinde, kontrol edilirse, önemli bir evreyi oluşturacaktır.
Siyasal İslam ve sistem
Bütün bunlardan sonra Erdoğan'ın aday olmayışı ne ifade ediyor? Bu sorunun birçok yanıtı olsa da hepsinin bileşim noktasını sistem diye açıklamakta mahsur yok. Türkiye, belki de tarihinde ilk kez toplumun dinamiği ile bir cumhurbaşkanlığı seçimi gerçekleştiriyor. Gerek AKP kanatları gerekse AKP karşıtı kesimler seçim düzeyinde karşı karşıya geldi. Her iki kanadın da kendi referans gruplarını mobilize ettiğini söylememek olanaksız. İlginç olanı, ortaya çıkan tablonun, AKP tarafından yok sayılmamasıdır. En azından Erdoğan'ın Ankara mitingini başta küçümsese bile onu aşamamasıdır. AKP bu tutumuyla sistem içi-ussallık çizgisinde bir tavır takındı. Fakat bu tutum Erdoğan'ın cumhurbaşkanlığının engellenmediği anlamına gelmez. Buna bakarak yakın dönemde Türkiye'de sistem içi müdahalelerin doğası hakkında bir kestirimde bulunmak da mümkün. Öyle anlaşılıyor ki, sistem, bundan böyle, doğrudan kendisi değil, araçları ile duruma müdahale edecek. Sistem içi müdahaleyi doğrudan yapan bir gelenek içinde bu yeni durum mutlaka daha ileri düzeyde tahlil edilmeyi gerektiren birtakım özelliklere sahiptir.
Demokrasi açısından ortaya çıkan durum ise meşruiyet kavramını Türkiye'nin yeniden tanımlaması gerektiğini gösteriyor. Çoğunluk demokrasisinden rıza (consent) demokrasisine geçiş, umalım ki, bu gelişmelerle birlikte sağlansın. Burada önemli olan şudur: Mevcut koşullar, Türkiye'deki halk (nomos)-ulus (nasyon) arasındaki ilişkinin daha epeyce işlenmesindeki zarureti ortaya koyuyor. Hele siyasetin semboller üstünden yapılması ve kurucu mitolojilerle özdeşleştirilmesi yakın dönemde mutlaka tartışılması gereken konular arasında yer alıyor. Eğer bu yapılmazsa şimdi kendisini gösteren ulusalçı-milliyetçi cephenin keskinleşmesi kaçınılmaz olacaktır ki, bu, AKP'nin siyasetini kendi ideolojisinin simgelerine sıkıştırmasındaki sakıncayı da kapsayan bir yorumdur. Buradaki en önemli belirleyecinin ise metropolitan veya taşra burjuvazisinin olacağı açıktır.