Merkürün kürkü

Philip Ridley'in yazdığı, Murat Daltaban'ın yönettiği Kürklü Merkür, DOT un yeni oyunu. Kalabalık kadro, müstehcen bir dil, kırıklarla akan bir öykü... Aralıksız iki saat süren oyun, izleyeni varsaydığı tüm...
Haber: HANDAN ERGİYDİREN ÖZER / Arşivi

Philip Ridley'in yazdığı, Murat Daltaban'ın yönettiği Kürklü Merkür, DOT un yeni oyunu. Kalabalık kadro, müstehcen bir dil, kırıklarla akan bir öykü... Aralıksız iki saat süren oyun, izleyeni varsaydığı tüm gerçekliklerin dışına çekip orada öylece terk ediyor.
Üşüyorsunuz tabii, hatta titriyorsunuz ve inanın bana aslında bir daha bulunduğunuz yere geri dönemeyeceksiniz. Artık hep başka bir yerden devam edeceksiniz yaşamaya.
Ridley, oyunu izleyenlerden ancak şöyle bir şey bekliyor: Oyunu gördüm ve dünyayı benim için bir parçacık değiştirdi. Artaud'nun dediği gibi "...dans/ve sonuçta tiyatro/varolmaya bile başlamadı henüz." (Le Theatre de la cruaute, 1948)
Hiçbir beklenti taşımadan, sırf deneyime katılmak için gitmeli tiyatroya ve tiyatro da size karşı cidden içten ve dürüst olmak zorunda. Tüm sanat dallarının içine kapandığı, kitlelerle bağlantısını neredeyse tamamen yitirdiği ülkemizde, tiyatro artık hiç zaman kaybetmemeli. İnsanlara hemen 'şimdi' ve 'burada' olduğunun sözünü vermeli. En az senin kadar korkuyorum ben de, en az senin kadar yorgunum ve en az senin kadar ümit etmeye ihtiyacım var, diyebilmeli. Tiyatro itiraf için, intihar için, insanlığını fark ediş için gönüllü olmalı...
DOT bu kez daha da kalabalıkları çağırıyor. Dünyayı, zamanı, evreni fark ettiriyor. Başka türlüsünü gerçekleştirmeye kalkışıyor. Tiyatroyu bir ihtiyaç haline getiriyor yeniden, var etmeye başlıyor. DOT, oyuncularına da, 'biri' olma, büyüme, zenginleşme ve haz duyma fırsatı veriyor. Sahnedeki genç bedenler, seslerinin erittiği sözler ağızlarından parçalanarak dağıldıkça, öykülerini kendileri gibi yüzlercesinin öyküleri gibi anlatırlarken olgunlaşıyor, yıpranıyor, tükeniyorlar. Ölümsüzlükleri de böyle başlıyor işte, ölemeyişleriyle, bir türlü öldüremeyişleriyle... Vazgeçebilecek bir zerreleri bile kalmamış, göze alamayacakları herhangi bir şeyin ayırdında değiller artık... Oynamak, artık, 'olmak', hem de 'yok olmak'.
Kürklü Merkür bir distopya. Geçmiş bir zaman dilimine sıkışmış bir gelecek kurgusunu söküp parçalarına ayırıp, 'bugün' adını verdiğiniz 'bugün' olduğunu zannettiğiniz rastlantıları planlıyorsunuz. Bugünkü davranışlarımızın en çirkin sonuçları... Bireyselleşen terör, bulaşıcı bir umutsuzluk ve organize devlet suçu... Kamplar, suikastlar, işkenceler, sonu gelmeyen cinayetler, kelebekler, anneler, çocuklar, babalar, partiler, kurbanlar, cellatlar, en kötüsü bir türlü terk edip gidemeyişler ve elbette aşk... Birkaç saat içinde birkaç nesil boyu taşınan trajedinin kalıntıları, yıkılan duvarlardan fırlayan tuğlalar gibi bedeninize çarpıp yere düşüyor. Anlatılan öykü bir şekilde tanıdık. Nereden bildiğinizi çıkartamıyorsunuz ama eminsiniz. Onlar öykülerini anlatırken çaresizce tarihlerini yazmaya çabalıyorlar. Ama unutturulmuş, silinmiş öyle çok yer var ki belleklerinde. Geçmişin görüntüleri karıncalı. Geçmiş var mıydı cidden acaba, şu anda olanlar, olup bitiyor mu gerçekten?
Suç, şiddet, ceza
Geleceğin hayaletleri birlik olmuş hepimizi silkeliyor. Sırtınıza çöreklenmiş, omzunuza bastırıyor. Hayaletler, aklınızı geleceğin koyu rengine boyamadan peşinizi bırakmıyor. Bir damla kırmızı renk yok etrafta ama kanın içinde boğulmak üzeresiniz. Silahlar size doğrultulmuş, barut kokusu saçlarınıza sinmiş bile. Ödünüz kopuyor, gerçek olma olasılığı öyle büyük ki... Acı nasıl bu kadar göz kamaştırabiliyor? Suç nasıl bu kadar masum kalabiliyor? Şiddet nasıl bu kadar güzel olabiliyor? Bizi hazırlıksız yakalıyor Kürklü Merkür, çocukluğumuza hapsedip olabileceklerin acımasızlığıyla işkence ediyor. Bizi cezayı hak ettiğimize inandırıyor, gönüllüyüz orada oturup başkaları sandığımız kendimizi izlerken. Basitçe bir grup genç yetişkin var karşımızda, bir şeyler olmak üzere... Bir parti düzenliyorlar, birisinin şahsi eğlencesini. Partinin fikri, kişiye özel bir kurban etme töreni. Kurban elbette karşı koyamayan, karşı koymaya hali kalmamış olan... Bir müşteri var, parasıyla istediğini almak hakkı. İstediği, bir oğlan çocuğuna ölesiye tecavüz etmek, yaralarken çıkardığı çığlıkların zevkiyle doruğa yükselmek. Bir bedenin içine sıkışmış ruhun çaresizliğiyle, kendindeki iktidarı beslemek. Ve bunu yapmak onun hakkı. Çünkü 'para', 'hak'tır. Hep öyleydi, hep öyle kalacak demek ki!
Hayatta kalabilmek için bir başkasını yok etmek zorundalar basitçe. Onlardan biri değilseniz, siz de bir gün kurban edilebilirsiniz. Ama sonradan da onların öykülerine eklenemezsiniz. Sizin de öykünüz onlarınki kadar trajik olmak zorunda ve mantıksız ve ağır. Kardeşlik. Ayağa dolanan bir göbek bağı... Beni seviyorsun değil mi Elliot? Çaresizce sevmek, hiç tercih hakkı bırakılmadan ve ağabey olmak, birisinden daha önce doğduysanız eğer, onu korumak zorundasınızdır. Daha kötüsü, birilerinin hayatını kurtardıysanız eğer, onları yaşatmak zorundasınızdır. Hatta sırası geldiğinde daha kötüsünden korumak için öldürmek zorundasınızdır. Peki bu 'sevmek' değil de ne?
Yaşatmak, yaşadığını sanmak, yaşadığına kendini inandırmak ve hem de yaşadığın gerçeğini yok saymak. Kelebekler var bu iş için, 'pembe üstüne açık mavi benekli bir kelebek' örneğin... Diyorlar ki ilk kelebekler beyazmış, aslında beyaz değil 'gümüş renkli açık mavi benekli bir kelebek o!' Ama öyle diyorlar. Ve en son ortaya çıkan bir kelebek varmış, siyah. Aslında siyah değil ama siyah diyorlar. Kelebekler... İyi ki varlar. Onlar sayesinde yaşamın daha kısa sürme olasılığı var. Mutluluk hissine inanmak olasılığı var. Birilerinin dişleri arasında parçalanırken, başkasının hücreleri içine dağılıp 'bir işe yaramak' olasılığı var.

HANDAN ERGİYDİREN ÖZER: Koreograf, Kürklü Merkür DOT