Mersin örneği

Radikal'in 14 ve 15 Şubat tarihli sayıları Mersin ile ilgili haberlere yer veriyordu: Mersin kaynayan bir kazandı? Kent sadece silaha el basan öz-kan kuvvacıların mekânı değil, Vatansever Kuvvetler Güç Birliği, tek şubesi Mersin'de açılmış...
Haber: MURAT ALTUN / Arşivi

Radikal'in 14 ve 15 Şubat tarihli sayıları Mersin ile ilgili haberlere yer veriyordu: Mersin kaynayan bir kazandı? Kent sadece silaha el basan öz-kan kuvvacıların mekânı değil, Vatansever Kuvvetler Güç Birliği, tek şubesi Mersin'de açılmış İstanbul merkezli Elbirliği ya da İzmir orijinli, adını "Kürtlerin çoğalması durdurulsun" kampanyası ile duyuran Göktürk/Nazi SS kırması logoya sahip Türkçü Toplumcu Budun Derneği -Nazi partisi bile Almancı-Toplumcu değil Nasyonal Sosyalistti- gibi ırkçı oluşumların yeriydi. Bu dernekler şu ya da bu şekilde benzer lügatten- Mersin'de Kürtlerin sayısının gereğinden fazla arttığı şikâyetini dillendiriyordu. Çok şükür ki, psikanaliz "gerçek"in arttığı ya da azaldığını iddia etmenin imkânsızlığına işaret ederken, bize, bu yöndeki söylemlerin gerçekle ancak onu çarpıtarak başa çıkabildiklerini, hatta bu durumdan keyfettiklerini hatırlatıyor.
Yine de Mersin ile ilgili haberler bizi libidinal-ekonominin dip akıntılı sularından politik-ekonominin dalgalı sularına dönmeye mecbur kılıyor. Yaklaşık bir yıl kadar önce UNDP adına yürüttüğümüz bir projede yoksulluk yardımları ile istihdam arasındaki ilişkiyi incelemek için gittiğimiz Mersin'de, yaratılmak istenen etnik gerilimi bütün çıplaklığı ile görmüştük. Mersin'in proje kapsamına alınmasının nedeni, kentin ülkenin GSYİH'ine önemli katkı yapan kentlerinden biri olmasına rağmen, merkezi hükümetçe dağıtılan fonlardan en fazla pay alan illerden olmasıydı. Hatta bu pay son yıllarda, genel olarak Türkiye'deki eğilimin tersine, artış eğilimi gösteriyordu. Dürüstçe söylersek UNDP, kendisinin ve Dünya Bankası'nın projeler yoluyla aktardığı hibelerin ve vakıf yardımlarının "halkı çalışmaktan soğuttuğundan" şüpheleniyordu. Bunun için bizden çalışanlar, sendikalar ve bilhassa yoksulluk yardımı dağıtan vakıflar ve yararlanıcılarla görüşmemiz istenmişti. Gözlemlerimize göre, Mersin belki GSYİH'ye görece fazla katkı yapan illerden biriydi ama küresel kapitalizmin temel çelişkisi olan "yoksullaştıran ekonomik büyümeyi" gündelik hayatın her veçhesinden okumaya imkân veren de bir mekândı aynı zamanda.
10 yılda ne oldu?
Hayatları özellikle tarla-bahçe yevmiyeciliği, nakliyecilik ve bu ikisinin kaynağı olan liman işletmesi ile kesişen Mersinliler, son on yıllık dönüşümü gayet net açıklayabiliyordu. Mersin'de bulunduğumuz süre zarfında Beyrut limanının küresel nakliye pazarına etkisini, İtalyan narenciye rekoltesinin bu tarımsal ürüne olan küresel talebe duyarlılığını ve piyasaya yeni giren yerli akaryakıt dağıtım şirketlerinin ekolojik tahrifatlarını, yoksulluk yardımlarının dağıtılmasında karar mercisi olan vakıf mütevelli heyetlerinde de yer alan benzer dernek temsilcilerinden değil, Mersin-Tarsus-Adana arası çalışan kamyonculardan, yevmiyeci-paketleyici çavuşlarından ve Liman-İş sendikasına bağlı nakliye işçilerinden edindik.
Özellikle Liman-İş Sendikası'nın, sendika önyargımızı bertaraf eden, kentteki etnik gerilime yönelik tespitlerini not düşmeden geçmemek gerek. Mersin, tarihi boyunca liman ve periferisine ekonomik kaynak sağlamış bir kent, dolayısıyla bu nedenin kalkınmacı yıllarla yarattığı yüksek ücretlilik ve yan-istihdam alanlarının hızla artması kenti göç için biçilmiş bir kaftan haline getirmiş. Diğer taraftan Güneydoğu'daki sözde-düşük yoğunluklu fakat özde-köy boşalttıran ve göçe zorlayan savaşın sonuçları ve ılıman iklimin çekiciliği, iş bolluğu söylencesi ile birleşince 1990'larda kentte yeni mahalleler de ortaya çıkmaya başlamış. Liman-İş'lilerin işçilerinin neredeyse tamamının Mersin'e göçenlerden oluştuğunu söylemesi, ilk kertede tahmin edilenin tekrarlanması olarak algılanabilir. Fakat bu işçilerin içinde Kürt göçmenler olduğu kadar, Ordu gibi "özü-sözü Türk" Karadeniz yöresi illerinden ve diğer birçok Anadolu kentinden gelenlerin de olduğunu tespit etmek için, adını manşetten duyduğumuz o Mersin derneklerinin biraz sokağa çıkmaları gerekiyor. Sanıldığının aksine Mersin sadece Kürt göçmenlere değil, belki 50 yıllık bir zaman zarfında Türk göçmenlere de çekici gelmiş ve hâlâ gelmeye devam ediyor. Bazılarını silaha el bastırmaya ve yaylalardaki Yörükleri bilinçlendirmek için "kırsala çıkmaya" iten Kürtlerin çoğaldığı iddiasına cevabın ipuçlarını da, gündelik hayatın izlerinden sürmek mümkün olabilir: Özellikle Mersin Limanı'nın özelleştirilmesi ile beraber sadece liman işçileri değil, limanın yarattığı yoğun yan iş sahası da etkilenmiş durumda. Yan iş sahaları iyice daralınca, yani narenciye üreticiliği küresel narenciye piyasasıyla taban fiyat düşüklüğü ve toplama maliyeti ile baş edemez hale gelince, Türkler tarafından istenmeyen bu işleri çok düşük ücretlerle ve sigortasız yapan Kürt işçiler, nakliyecilik, yüklemecilik ve yevmiyecilik gibi alanlardan, boş vakit muhasebesinin yapıldığı kent sokaklarına yönelmiş. Böylece Kürt göçmenler artık daha görünür ya da tehditkâr bir hale geliyor. Tevekkeli değil, Kuvayı Milliye derneği Mersin Şube Başkanı emekli polis Kemal Canay , Mersin'de suçluların yüzde 90'ının Doğulu ve Güneydoğulu olduğunu iddia ediyor, Türk çocuğu suç işlemezi de peşi sıra yapıştırıyor. Gelelim Türk çocuğuna: Adı geçen derneklerin Türklüklerini ispat etmek için yüzünü döndüğü öz-Mersinli Yörüklerin çoğunun ufak da olsa kendi ihtiyaçlarını karşılayacak kadar toprak sahibi olmaları, onları kentten uzak tutan bir faktör. Böylece daha az görüldükleri ya da Türkçü-dernekçi ağzıyla "azaldıkları" pekala iddia edilebilir.
Kürtler yardım değil, iş istiyor
Mersin Vakfı çalışanlarının da yoksulluk yardımı için başvuranların çoğunun Kürt olduğunu, yerli halkın yardım almayı utanç saydığı için gelmediğini ilettiklerini belirtmeden geçmemeli. Protestan-olmayan çalışma ahlakının bir türevi olarak okunabilecek bu durumda, işleyebildiği bir toprağı olan Mersin yerlilerinin kendilerini yoksul ya da muhtaç olarak görmediklerini düşünmekte hiçbir sakınca yok. Keza kentli göçmen Kürtlerin yardım değil iş isteklerinin fazlalığı da bize vakıf çalışanları tarafından sıkça aktarılan bir bilgiydi.
Mersin'de kurulan ya da şubeleri olan ırkçı-faşist derneklerin, kentin kurgusal yitirilişi tezlerine ekonomik-sosyal gözle bakmanın yanı sıra politik olarak baktığımızda, hemen aklımıza Zizek'in, Batı Avrupa'da ırkçılığın artmasına sebep olarak beyaz Fransızların da artık Cezayirlilerin istihdam edildiği eş düzeyde, önceden kabul etmeyecekleri işlere muhtaç olabileceklerinin farkına varmalarını ve bunu kabullenememelerini sebep olarak göstermesi geliyor. Bu çarpıtmanın, Cezayirlileri, işleri çalanlar, Fransızlığı bozanlar olarak kurgulamaktan temellendiğini söylemek gerekir. Mersin örneğinde gördüğümüz, zamanında ulus-devletin koruması altında olan Türklüğün, küresel kapitalizmin dişlilerinin Türk ya da Kürt ayırmaksızın herkesi çiğnemeye başladığını fark etmesidir. Ulus-devletin, biricikliğini evrensel bir söylemle çizdiği Türk kimliği, diğer etnik kimliklerden ayırt edilemez hale gelince, bu ayrımı daha sert işaretleyen ırkçı söylemlerin ortaya çıkması da son derece doğal. Sonuç olarak, küresel kapitalizme karşı günümüzde geliştirilen milliyetçiliğin "pozitif" olsa bile, ırkçı olması kaçınılmazdır. İdeolojik çarpıtmanın en saf halinde gözlemlendiği Mersin'de, adı geçen bu derneklerin iddiaları gündelik hayatın çok az boyutunda paylaşılıyor ve hissediliyor. Ancak Mersin, artan milliyetçilik iddiasının hangi zümrelerin ekmeğine yağ sürebileceğini yeniden düşünmek için de bir fırsat mekânı.
MURAT ALTUN: Süleyman Demirel Üni.