Mevlana ve Anadolu İslamiyeti

17 Aralık 2006'taki geleneksel Mevlana etkinliklerine başta iktidar ve muhalefet kadroları olmak üzere birçok siyasetçi, din ve bilim insanı, gazeteci, yazar, çeşitli tarikat ve cemaat ehli katıldı. Biz sıradan vatandaşlar ise etkinliğe televizyon kanallarının biçtikleri haber değeri oranında ayırdıkları süre kadar sema gösterilerini ve yapılan konuşmaları izleme, dinleme olanağı bulduk.
Haber: A. GALİP / Arşivi

17 Aralık 2006'taki geleneksel Mevlana etkinliklerine başta iktidar ve muhalefet kadroları olmak üzere birçok siyasetçi, din ve bilim insanı, gazeteci, yazar, çeşitli tarikat ve cemaat ehli katıldı. Biz sıradan vatandaşlar ise etkinliğe televizyon kanallarının biçtikleri haber değeri oranında ayırdıkları süre kadar sema gösterilerini ve yapılan konuşmaları izleme, dinleme olanağı bulduk. Özellikle politikacıların kimi görüşleri öne çıktı. Bilim insanlarının, tarihçilerin ne dedikleri basında pek yer bulmadı. Gerçi olay her yıl düzenlenen bir etkinlik olduğu için tarihçilerin ya da bilim insanlarının görüşlerine başvurmayı gerektirecek bir yenilik taşımıyor düşüncesi ağır basmış olabilir. Fakat Anadolu halklarının bin yıllık geçmişini, kültürünün oluşumunu ve sosyal hesaplaşmasını ilgilendirdiği için her daim güncelliğini de koruyor. Bu yüzden politikacıların sözleri, tarihsel gerçekleri yansıtması toplumun çeşitli kesimlerince dışlanmışlık duygusu uyandırmadığı ölçüde, daha bir önemli hale geliyor. Tersi bir durum ise tam bir vahamet göstergesidir.
2006 yılının son haftalarında yapılan Mevlana etkinliklerinin önemli bir özelliği de bir sonraki yılın Mevlana yılı olarak kutlanacak olmasıydı. 2007 yılı boyunca gerek yurtiçinde gerekse başta ABD olmak üzere, Avrupa Birliği kurumları ve AB başkentlerinde çeşitli etkinliklerle Mevlana'nın 800. doğum yıldönümü kutlanacak. Türkiye, Mısır ve Afganistan'ın talebiyle 2007 yılındaki Mevlana etkinliklerine Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Teşkilatı da (UNESCO) katılma kararı aldı. Aşağıda okuyacağınız satırlarda yıl boyunca tartışılması umulan Mevlana ve Mevlevilik nedeniyle nelerin öne çıkacağını tahmine ve nelerin tartışılmasının yerinde olacağını tespite çalışılacak.
Önleyici ve kurucu
Mevlana haftasında özellikle politikacıların konuşmalarını kaba hatlarıyla iki grupta özetleyebiliriz. Birincisi ideolojik bir söylemi veri kabul eden, Mevlana ve geleneğini "medeniyetler arası çatışmayı" önlemeye ve "dinler arası diyalogu" geliştirmeye katkı sunacak bir model olarak sunan yüzeysel ve fazlasıyla sorunlu bakıştan ibaretti. İkincisi ise oldukça önemli ayrımları gözardı eden kapsamlı bir yargıyla Mevlana'yı Anadolu İslamiyeti'nin kurucularından sayan görüş olarak ifade edebiliriz. Şimdi sırasıyla bu görüşleri ele alalım.
Bugün eğer dünyayı, iki ayrı medeniyetin çatıştığı bir sahne olarak sunmamız gerçeklere uygun olsa idi, şüphesiz Mevlana'nın görüşlerinden ders çıkarabilirdik. Oysa yaşadığımız dünyayı böylesi iki ayrı kampa bölmemizi haklı çıkaracak ne kuramsal ne de olgusal bir temele sahibiz. Bir kez böylesi bir çatışmanın olduğunu ileri sürmek kavramsal olarak çelişkilidir. Arasında çatışma olduğu öne sürülen, adına medeniyet, uygarlık ya da sözcüğün batı dillerindeki karşılığını her ne ile çevirirseniz çeviriniz, olgusal karşılığına baktığımızda içerisine düşülen çelişki daha net bir biçimde anlaşılacaktır. Uygarlık kavramı (ki medeniyet denilerek bir manipülasyona gidiliyor) bir soyutlamayla bilim, teknoloji ve sanat gibi bütün maddi ve manevi kültürün çağımızda ulaştığı aşamayı kapsıyor ve ifade ediyor. Bu noktada bir çatışmadan söz etmek birikimi, ilerlemeyi ve evrenselliği dışlayıp çeşitli toplum ve ulusların alışkanlıklarının, geleneklerinin, dar ahlaklarının ve kimi devletlerin çıkarlarının savaşlarını gizlemeyi hedefliyor. Esas çatışma ülkelerin çıkar çatışması ve savaşımıdır. Bu ve benzeri karşı çıkışları içeren kuramsal tartışmanın yeri burası değil. Ancak şu tarihi anımsatmalarla yetinebiliriz. Soğuk Savaş yıllarındaki demirperde ve hür dünya kamplaşması, diktatörlükler ve demokrasi savaşları gibi iddialar da geçmişte binbir çeşit kuramsal kılıklarla karşımıza çıktı.
Medeniyetler çatışmasını desteklemek için öne sürülen bütün argümanlar da şu niyetin ifadesinden başka bir şey olmasa gerek. Geçen yüzyılın son çeyreğinden itibaren ABD'nin saldırganlığının ideolojik bir kılıfı haline gelmiş olan medeniyetler çatışması iddiasını bir "hakikat" olarak kabul eden politikacılarımız kendilerine biçilen rolü oynamaktan başka bir şey yapmıyorlar. Dinler arası diyalog söylemi ise bugün yaşayan büyük dinlerin geçmişteki karanlık çağlarını hafızalardan silmeye koşullanmış bir girişim ve günümüz uygarlığının temelindeki aklı ve bilimi tahrip etme çabası izlenimi veriyor.
Farklı şeriatlar
Anadolu İslamiyeti'nin kuruluşundaki Mevlana'nın katkısını vurgulayan görüşe gelince... Bu görüş, İslam dininin, yaşayan ve popüler haliyle, tıpkı Hıristiyanlıktaki gibi, yekpare bir bütün olmadığı imasını içermesi bakımından gayet isabetli. Zaten Mevlana ve Mevlevilik de, bu tespiti kabul ettikten sonra anlaşılabilir. Oysa bu kabule yanaşmamak hem dinler arası hem de dinler içerisindeki mezhep çatışmalarının nedenlerini kavramayı güçleştirir. Bugün İran ile Suudi Arabistan'daki İslami şeriat farkını düşünelim. Daha birkaç yıl önce Afganistan'da uygulanmak istenen Taliban rejimi ise bambaşka bir şeriat uygulaması sunuyordu. Birçoğu birbirine düşman olan 300'den fazla İslam mezhebini ise anmaya bile gerek yok. Bu bilgilerden hareketle diyebiliriz ki, artık İslam'dan değil birbirleriyle çatışma halindeki İslamiyetlerden söz edilmeli. O halde çatışmalara son verecek bir çözümü nerede aramalı?
Anadolu İslamiyeti, temelindeki gerek tasavvufi yorumla gerekse yer yer İslami motiflerle de bezenmiş olan Alevilik inancıyla din ve mezhep çatışmalarının panzehiri olageldi. 12. yüzyıldan başlayarak Anadolu'ya göç eden göçebe Oğuzların, Alevi Türkmenlerin kimi mutasavvıflar (Suhreverdi, İbn Arabi, Mevlana, Dede Garkın, Hacı Bektaş, vb.) ve bunların müritleriyle yer yer kaynaşıp yer yer uzlaşarak Anadolu İslamiyeti'ni oluşturdu. Anadolu'nun doğusunda Abbasiler ve Büveyhoğulları, güneyinde Fatimiler hilafet kavgası verirlerken Konya'da, Amasya'da, Bursa yakınlarında, Çorum'da Alevi Babalarının ve tasavvuf ehlilerinin telkinleriyle hoşgörü, dayanışma ve kardeşlik anlayışı yaygınlık kazandı. Ne var ki, bu uzlaşma ve barış ortamı mezhep taassubu nedeniyle kanlı olayların yaşandığı kesintili dönemlere de sahne oldu. Osmanlı İmparatorluğu'nun iktidarından yararlanan ve kendilerini İslam'ın ruhban sınıfı gibi gören kimi din bilginleri, olayların arkasındaki ekonomik ve sosyal çalkantıları görmezden gelerek verdikleri fetvalarla da çatışmaları destekledi.
2007'nin Mevlana Yılı ilan edilmesi nedeniyle, yaklaşık 1000 yıl önce Anadolu'da yaşanan toplumsal uzlaşma ve hoşgörü arayışının yeniden canlanmasını umuyorum. Yapılan konuşmalara ve planlanan etkinliklere bakıldığında ise ne Anadolu'nun zengin kültür mirası olan Alevilik ve Bektaşiliğin ne de Mevlana ve tasavvuf geleneğinin tartışılması hedefleniyor. Dahası, Mevlana Yılı olmasına rağmen Mevlana'nın İslam dinine getirdiği reformun ya da günümüz Türkiyesinin önemli bir sorunu olarak sunulan başörtüsü konusundaki açılımları da tartışılacağa benzemiyor. Mevlana'ya rağmen, ölümünden sonra kurumsallaştırılan Mevleviliğin tarihine bir gözattığımızda keyfi olaylarla karşılaşıyoruz. Örneğin dönemin diğer önemli şahsiyetlerinin vakıf mallarına el koyup bunları Mevlevi dergâhına devrederek güçlendirilmiş olduğunu görürüz. İlginç olan durum ise bütün bunlara rağmen, Mevlana'nın fikirleri resmi İslam yorumuna tabi tutularak sansüre uğratıldı. Yine de Mevlevilik, gücünü dönemin hoşgörü ortamından alarak yaşayageldi. Bugün hâlâ Diyanet yetkilileri belli bir mezhebin sözcülüğüne girişip diğerlerini yok sayan bir zihniyetle "resmi" beyanatlarını sürdürüyor.
Sahi Mevlana ya da Mevlevilik yalnızca turistlerin ilgisini çeken sema gösterilerinden mi ibaret?