Mihrap ile taht

Korku, sözlükte bir tehlikenin yaklaşmasından mütevellit duyulan tesir ve heyecan olarak tanımlanan bir sözcük. Tanımı ile de anlaşılacağı üzere son derece kişisel, bireyin iç dünyasına dair bir tabloyu ifade eder.
Haber: BEYHAN GÜLER / Arşivi

Korku, sözlükte bir tehlikenin yaklaşmasından mütevellit duyulan tesir ve heyecan olarak tanımlanan bir sözcük. Tanımı ile de anlaşılacağı üzere son derece kişisel, bireyin iç dünyasına dair bir tabloyu ifade eder. Bu yönüyle de psikolojinin uğraş alanını meşgul eder.
Son günlerde ise korku sözcüğü, bu masum tanımı dışında daha büyük bir yükü omuzlayarak kitlesel bir algıyı işaret eder oldu. Günlerdir bu korkunun, nesnel gerekçelerinin bulunup bulunmadığı, salt gereksiz kuşku ve vehimlerden ibaret olup olmadığı konuşuldu. Korkunun dayanağı dinsel bir öğe olunca da konu, -belki üslup kolaylığı nedeniyle- sadece siyasi düzlemde, daha doğrusu kısır bir politik çerçevede tartışılır oldu.
Oysa inanç sistemlerine ya da bu sistemlere dayalı yaşam biçimlerine çok daha yukarıdan, objektif ve soyutlamayı başararak bakabilmek, sorunları analiz edebilmekte ve çözüme ilişkin somut ipuçlarını yakalayabilmekte azımsanmayacak bir katkı sağlayabilir.
Konuyu bu çerçevede okuyan felsefeci ve tarihçilerin de belirttiği üzere, ekonomik kalkınmaya ilişkin sorunlarını büyük ölçüde çözmeyi başarmış ülkelerde din, tarihi ve sosyal işlevini yitirdi. O nedenle de kişisel alana sığmayı başardı. Bu toplumlarda bireyi, din ile tanımlamaya gerek kalmadı.
Ancak dinin sosyal işlevini sürdürdüğü toplumlarda, bu çeşit mensubiyetlerin önplana çıkarıldığı, bireyin buradan tanımlandığı ve ortaya çıkan sorunların da toplumsal sorunlar olarak kabul gördüğü bir gerçek.
Bu saptama bizi, problemlerin çözümü yönünden, katı bir pozitivist yaklaşımın önerildiği noktasına götürmemeli. Bireyselleşme ve demokratikleşme çabalarını destekleyecek, olan ve olası engelleri her koşulda zararsız geçmeye hizmet edecek yöntem ve yaklaşımların benimsenmesi gereklidir.
Tarihsel süreç içerisinde, adaletin egemen olmadığı yönetim biçimlerinde, dinin ezilenler için önemli bir umut kaynağı ve kurtuluş yolu olduğu bilinen bir gerçek. Bu bağlamda vaat ettiği ödüllerin karşılığında ise itaati, boyun eğmeyi dolayısıyla dünyayı değiştirmeden kabul etmeyi önerdiği hatta emrettiği de biliniyor. Bu durumda insanların kendilerini, çevrelerini, doğayı dinsel argümanla tanıyıp tanımlamaları kaçınılmaz bir sonuç oldu. Ayrıca, dinsel algılama biçiminin doğasında bulunan dayatmacı ve tümden kabulü zorlayan yapısı da bu süreçte hızlandırıcı bir faktör oldu.
Sanayileşme sonucu, üretim ilişkilerinin yapısal değişikliğe uğraması ve bilinen aydınlanma süreci sayesinde kişisel alana bırakılan din, ekonomik kalkınmanın sağlanması ile sosyal işlevini büyük ölçüde tamamladı. Bu sürecin yarattığı sosyokültürel yapı karşısında, bünyesinde barındırdığı dayatmacı gücü de büyük oranda yitirdi.
Henüz refah devletine kavuşamamış toplumlarda ise anılan sosyal işlev sürüyor ve dinin belirleyici, tanımlayıcı niteliği korunuyor. Dolayısıyla kişisel tercihleri farklı olan bireylerin, bu tercihlerin dayanağı olan sosyal nedenlerin dayatmacı gücüne ihtiyatlı yaklaşmaları, salt statükoyu koruma iradesini taşımadığı ve olumlu değişimlerin de önünü kesmediği sürece tepkiyle karşılanacak bir olgu değildir.
Din ve hoşgörü
Burada belirtilmesi gereken bir husus da tıpkı korku gibi hoşgörü sözcüğünün de kişinin içdünyasına dair bir yansımayı ifade ettiğidir. O nedenle bizatihi toplumsal yaşam biçiminin, özellikle de dini referans alan yaşam biçimlerinin, kendilerinin hoşgörüsünden söz edilemez. Yakın tarih bu saptamayı doğrulayan pek çok örneğe sahiptir. Bir çırpıda söylenen bu birkaç neden bile bize, dinsel söylemlerle yapılan hak ve özgürlük mücadelesinin gerçek anlamda bireyselleşme ve demokratikleşme sürecine uzak olduğunu gösteriyor.
Bilinmelidir ki, temeldeki tarihsel ve sosyolojik keza ekonomik nedenler bileşkesi, titizlikle çözümlenip okunamazsa daha pek çok sorun, salt global güç dengelerinin dağıttığı şifre çözücülerle analiz edilecek ve sonuç istenenden farklı olmayacaktır. Anılan korku, ister somut nedenlere, ister vehimlere dayalı olsun bu tartışmanın ardında korkulması gereken daha önemli bir tehlike var. Günlerdir tartışılan korku gerçekse, korkunun dayanağı tehlikeyle demokratik mücadele ancak örgütlü bir toplumda verilebilir. Yok eğer bu korku, gerçek değilse, gerçek olmadığı, bireysel tercihleri farklı olanlara, demokratik ve örgütlü bir toplumda kanıtlanabilir. Korkulması gereken tehlike bu yoksunluğumuzda gizlidir. Bir an önce, hak ve özgürlüklerin öznesi olan bireyi diğeri karşısında nesneleştiren, dolayısıyla toplumu da fiziksel varlığıyla tek tek bireylerden özellikle de, içine doğduğu ve içselleştirdiği kitlesel kabullerin hukuksal metinlerde yer almasını, örneğin anayasaca tanınmasını özgürleşme olarak algılayan insanlar topluluğu haline dönüştürme çabaları terk edilerek, örgütlü toplum olma yolunda mevcut engellerin aşılmasına gayret edilmelidir.
Belki de insanlar, John Bury'nin ifade ettiği gibi, "mihrap ile tahtın, insanlığın ilerlemesine suikast için kurdukları o uğursuz birleşme" vakitlerinin yeniden yaşanacağından endişelidir. Ancak anımsanması gereken tek şey: Mihrabı da, tahtı da kendi sınırlarında ve denetimde tutmanın yolu örgütlü toplumdan geçiyor.

BEYHAN GÜLER: Hakim, İstanbul