Militarizm, tezkere ve Kürt sorunu

Modernleşme süreci içinde insanın disiplin altına alınması için okul, aile, cezaevi, ordu gibi kurumlar yaratıldı. Ancak bu kurumlar içinde ordu, modern devletin başat kurumu ve bütünleyicisi oldu.
Haber: ÜMİT KARDAŞ / Arşivi

Modernleşme süreci içinde insanın disiplin altına alınması için okul, aile, cezaevi, ordu gibi kurumlar yaratıldı. Ancak bu kurumlar içinde ordu, modern devletin başat kurumu ve bütünleyicisi oldu. Modern devlet ile muvazzaf ordu ayrılmaz bir bütün oluşturur. Savaşın sadece devletin işi olduğu yerde, sürekli birbirlerine şiddet uygulayan farklı inançlara sahip düşmanların ve feodallerin savaşları da son bulur. Böylece Hobbes'un Leviathan'ı şiddet uygulamayı kendi tekeline alarak herkesin herkesle savaşını noktalar. Modern devlet, şiddete başvurma tekelini elinde tutarak şiddetin araçlarına sahip olur ve bu araçları kullanan insanları denetler. Bu nedenle, her zaman emri uygulayacak bir ordu yoksa egemen de yok demektir. Bu emri verme yetkisine sahip olan, savaş durumunun oluştuğuna karar verecek olandır. İus ad bellum (savaşa karar verme hakkı) ile birlikte devlet, insan hayatı hakkında karar verme yetkisini elde ederek, insan hayatı hakkında belirleyici oldu. Modern devlet bu nedenlerle militarizmin taşıyıcısıdır. Devlet öncelikle fizik baskı dahil olmak üzere baskıya dayalı olarak işler, ayrıca bu işleyiş sırasında ideoloji kullanır. Bütünüyle baskıya dayanan aygıt yoktur. Ordu, hem kendi işleyişini ve dayanışmasını hem de yeniden üretimini sağlamak bakımından, dışarıya sunduğu değerler için ideolojiyi kullanır. Kuşkusuz bütün bu işleyişin temelinde üretim ilişkilerinin yeniden üretimi yatar. Söz konusu olan, kapitalist sistemin neoliberal politikalarla yeniden üretimi, bu politikaların küreselleşmeyle birlikte güç, baskı ve ideoloji kullanma yoluyla yaygınlaştırılarak uygulanmasıdır. Devlet baskı aygıtının rolü, son aşamada sömürü sonucunu doğuran üretim ilişkilerinin yeniden üretiminin siyasal koşullarını, zor ve baskı kullanarak sağlamaktan ibarettir. Devlet aygıtı kendi yeniden üretimine siyaset adamları, asker ve sivil bürokrasiden oluşan oligarşik yapılanmalarla katkıda bulunmakla kalmaz aynı zamanda ve özellikle en sert fiziksel güçten, yasak ve emirlere, açık ya da gizli sansüre kadar baskı yoluyla devletin ideolojik aygıtlarının işleyişinin siyasal koşullarını da sağlar. Toplumsal ve bireysel itaati ve disiplini öngören, üretim ilişkileriyle birlikte kendini yeniden üreten ve şiddetin tekeline sahip olmayı meşrulaştıran modern devlet militarizmle özdeşleşiyor. Çünkü hem birey hem de toplum için öngörülen referans askeri bir anlayış ve düzendir. Militarist anlayış ve düzen yalnız ulus-devlet bağlamında değil, küresel düzeyde var olup, cehennemi bir dünyayı inşa etti. Nilgün Toker'in aşağıdaki saptamaları bu anlayışın yöntemlerini gösteriyor. "Bugün militarizm, hem emperyalizmin yayılma kipinde hem de devletler arası ilişkide içkindir. Çünkü hem emperyalizmin mevcut yayılma politikasına hem de devletler arası politikaya egemen olan iki kavram vardır. Korku ve kontrol. Militarizmi var eden şey, modern devletin kurucu idesi, korku kavramında temellenen güvenlik talebiydi. Bu nedenle militarizm, korkunun içselleştirilmesi demektir; ancak sürekli kılındığında militarizm varlığını sürdürebilir. Bu nedenle sistemin bekası için korkuyu canlı tutmak ve sürekli yeni bir düşman tanımlanmak zorundadır. Mevcut dünya hali, tam da bu korkunun sürekliliği ve hatta korkunun yükseltilmesi halidir." (Nilgün Toker, 'Anti-militarizm sorumluluktur' Birikim Dergisi, 2007) Bu nedenle militarizm askeri vesayet rejimlerinin ötesinde bireyin ve toplumun yaşam biçimlerinin belirlendiği bir anlayış ve uygulamayı gösteriyor. Bu uygulama zor, baskı, şiddet, manipülasyon ve tahakküm yoluyla gerçekleşir. Bu nedenle de şiddetin ve korkunun yarattığı baskıdan kurtularak özgürleşmenin yolu antimilitarizmi savunmaktan geçiyor. Militarizme, militarizmin dayandığı tahakküm yapılarına karşı bir özgürlük savunusu olan antimilitarizm, aynı zamanda tutarlı bir savaş karşıtlığıdır. Savaşı, haklı-haksız diye kategorilere ayırmadan reddeder. Bu reddediş, sınıfsal, cinsel, kültürel çıkarlar nedeniyle değil, ahlaki ve politik nedenlerle alınan bir tavırdır. Bu nedenle antimilitarist olmak hem politik hem de insaniyeti ilgilendirmesi nedeniyle ahlaki bir sorumluluk üstlenmek demektir.
Kürt sorunu ve devlet
Türkiye coğrafyasında yaşayan insanlar bu bağlamda hem askeri vesayetin ağırlığı ve genişliği hem de bunun ötesinde bireyin ve toplumun yaşam biçimlerinin belirlendiği koyu bir militarizm anlayış ve uygulaması altında yaşıyorlar. Korkuya dayalı güvenlik istemi demokrasiyi ve özgürlükleri dışlar. Nihai hedefi adalet ve özgürlük olması gereken hukuku militarizmi payandalayan bir ideolojik aygıt haline getirir. Cumhuriyet ile yaşıt olan Kürt sorununu kuruluştan itibaren şiddet, baskı, manipülasyon ve tahakküm gibi militarist yöntemlerle çözmeye çalışan merkezi devlet, başarısızlığını ve kullandığı yöntemlerin ahlak ve hukuk dışılığını, halkın inanç ve duygularını sonuna kadar kullanarak ve bunlar üzerinden militarist milliyetçiliği öne çıkararak örtmeyi başardı. Ne yazıktır ki bugünkü medya bu istismarı fütursuzca yaparak savaşın, acının, yıkımın yollarına taş döşüyor, militarizmi besliyor. İktidar partisi ne oranda oy alırsa alsın, Şemdinli olayı ve 27 Nisan askeri müdahalesiyle hükümet, iktidar olma gücünü yitirdiğinden ve militarizmle uzlaşmış bulunduğundan, militarist milliyetçi dalga önünde adeta sürükleniyor. Meclis içinde bulunan muhalefet partileri ise militarizmin taşıyıcılığını yapmakta olup, antimilitarist olması gereken bir sol partinin bulunmayışı da faşizan eğilimleri kabartıyor. Sürekli üretilen korkular üzerinden yaratılan militarist ağırlık demokratikleşmenin ve özgürlüklerin genişletilmesini gündemden düşürdü. 80 yıldan bu yana kendi sınırları içindeki sorunu bırakın çözmeyi, özgürce tartışamayan Türkiye'nin Irak'a girerek başka bir ülkede kendi sorununu şiddetle çözmeye çalışması tarihten de ders alınmadığını gösteriyor. Osmanlı İmparatorluğu, özellikle 20. yüzyılın başından itibaren askerlerin maceracı öncülüğündeki militarist yaklaşım ve uygulamalarla can kayıpları ve ekonomik yıkım pahasına hızla çöküntüye götürüldü.
Güvenlik anlayışını önplana alan şiddete dayalı militarist yaklaşımlar siyasi birliği sağlamaz, aksine parçalar. Siyasi birliği ancak siyasi, hukuki, insani, vicdani, ekonomik ve psikolojik yaklaşımlar sağlar. Türkiye 80 yıldır çözemediği bu sorunu gelinen bu noktada, muhatabıyla birlikte ortak projeler üreterek siyasi araçlarla çözecektir. AKP ve DTP'nin bölgedeki halktan en çok oy alan partiler olmaları bu sorumluluğun, bölge halkı tarafından her iki partiye verilmiş olduğunu gösteriyor. Bunun sağlanabilmesi da, askeri vesayetin tamamen sona erdirilmesine bağlıdır. AKP ise kaçırdığı fırsatlar ve yediği darbeler nedeniyle militarizmle uzlaşma yolunu seçti. Militarist dalga, iktidarı, siyasi kadroları, medyayı ve toplumu önüne katmış, hüsrana, acı ve yıkıma doğru götürüyor. Askeri operasyon 24 kez yapılan bir eylemin, 25.'si olarak yapılacaksa, bunun ne kadar anlamsız olduğu sonuçlarıyla ortadadır. Eğer bir başka ülkeye girip orada oluşmakta olan Kürt federe devletine yönelik olacaksa bu tam anlamıyla bir maceradır. Kendi sorununu sınırları içinde çözme konusunda bir adım atmaktan, bu sorunu kendi içinde bloke etmekten aciz olan Türkiye'nin buna hakkı bulunmuyor. Türkiye bu amaca yönelik olarak yapacağı savaş nedeniyle vicdanen ve ahlaken mahkum edilecek, gerek dış dünyadaki, gerekse ülke içindeki dalgalanmalar sonucu "savaşmazsak bölünürüz" diyenlerin korkuları savaştığımız için başımıza gelecektir. Özellikle savaş tamtamları çalan medyanın aklını başına alması gerekiyor. Halkın duygularını istismar ederek savaşı desteklemeleri tirajlarını artırabilir, ama onları ahlaki, insani ve vicdani sorumluluklarından kurtarmaz. Militarist dalganın etkisiyle sürüklenmeye başlayan iktidarı zor durumda bırakma gayreti içine giren ve tezkereyi kullanması için kışkırtan muhalefet partileri nasıl bir gaflet içinde olduklarının farkında mıdırlar? Bir siyasi parti lideri, bu maceraya karşı çıkanları en yaşamsal konuda görüşlerini ifade edemez duruma düşürücü beyanlarda bulunurken, hangi sorumlulukları üstlendiğinin idraki içinde midir?
Sorunun çözümüne hiçbir katkı yapmadan, sadece şiddeti özendirerek militarizmin bayraktarlığını yapanlar neyi istediklerini, neyi özendirdiklerini ve sonuçlarını akıllarında ve vicdanlarında tartmalıdırlar. Savaşa ve ölüme gönderilenler genç insanlardır. Bu gençler ya ölecek ya da öldüreceklerdir. Bunun galibi yoktur. Savaş çığlıkları atanlar gün gelir, bunun hesabını kendilerine bile veremezler.