Milliyetçiliğin psikopatolojisi

Kelimelerin kifayetsiz kaldığı, gündemin başka konulara kaydığı ve Hrant Dink'in artık yaşamadığının unutulur olduğu şu günlerde, sistematik analize girişmek her ne kadar önemli ise de...
Haber: ZEYNEP GAMBETTİ / Arşivi

Kelimelerin kifayetsiz kaldığı, gündemin başka konulara kaydığı ve Hrant Dink'in artık yaşamadığının unutulur olduğu şu günlerde, sistematik analize girişmek her ne kadar önemli ise de, gidişat karşısında duyulan hayret ve şaşkınlığın etkisiyle absürdlükleri haykırmak, milliyetçiliği topyekûn reddetmek, aynen Yıldırım Türker'in yazdığı gibi (Radikal İki, 11.02.2007) bu oyunu oynamayacağımızı beyan etmek de elzem oldu. Çok kısaca ve kabaca söylemek gerekirse, "iyi" ve "kötü" milliyetçilik gibi birtakım ince ayarlar yapmaya çalışmak, suça ortak olmak demektir.
Absürdlük milliyetçiliğe içkindir, çünkü en "insani" kılıflara bürüneninden en uluyanına kadar milliyetçiliğin tüm renkleri olmazsa olmaz çelişkiler içerir. Bu çelişkiler o kadar büyüktür ki, usun süzgecinde bir saniye bile tutunmaları mümkün değildir. En nihayetinde milliyetçilik, idealize edilmiş bir kimliğe dair fantastik önermelerden ibarettir. Fantezi gelişmemiş egonun arzularından doğar, gerçeklik algısından değil. Milliyetçi olmak için ne tarih bilmek gerekir ne de toplumu tanımak. Arzu etmek yeterlidir. Arzu edilen ile gerçekte olan arasındaki mesafe açıldıkça, ego kırılganlığını örtmek zorundadır. Bir kimlik ne kadar zaaf içindeyse, o kadar saldırgan olur.
Şiddet, dışlama, yok etme dürtüsü milliyetçiliğin özünde vardır. Farklılıkları yok saymadan homojenlik fantazisini sürdürmeniz imkansızdır. Ama farklılıklar toplumsal hayatın her düzeyinde karşınıza çıkar ısrarla ve edepsizce. Tamamı X olan bir bütün tahayyülü üzerinden düşünenlerin çoğunluğu, "Memleketin neresi?" sorusuna "Türkiye" cevabı vermez örneğin. Bir il adı söyler. Sonra o ile dair methiyeler yazar, aynen Türklük için yazdığı gibi. Der ki, "Biz Boluluların şöyle iyi özellikleri var, çok temiz insanlarız, asla yamuk yapmayız." Ve ardından ekler, "Biz yandaki ile benzemeyiz, onlar yalancı olurlar." Bir adım ileri giderek, ilin neresinden olduğunu sorduğunuzda, bir ilçe ya da köy adı verir. Sonra o ilçe ya da köye dair methiyeler dizer, aynen il için dizdiği gibi. Der ki, "Biz Düzcelilerin şöyle iyi özellikleri vardır, hepimizin imanı tamdır." Ardından ekler, "Biz yan ilçedekilere benzemeyiz, onların erkekleri içer, tembeldirler." Bir adım daha ileri gittiniz ve sülalesini sordunuz. Aynı mantık dizini burada da karşınıza çıkar: "Biz şöyle iyiyiz, bizim köydeki başka hiçbir sülale bizimki kadar onurlu değil..."
Bu absürdlüğün altını çizmeye çalıştığı nokta şudur: En ufak ünitesine varana dek kimliğini kolektif hısım aidiyeti üzerinden kuranlar, her iki cümlede bir kendileriyle çelişmek zorundadırlar. Bir cümle önce Türklük ailesine ait olan zat, bir cümle sonra bir bölgeye, ile, ilçeye, köye, sülaleye aittir ve tüm bu ünitelerin bir "düşmanı" veyahut bir "ötekisi" vardır. Türk olarak Yunan'a düşmansınızdır, Karadenizli olarak Güneydoğuluyu sevmezsiniz, Kayserili olarak Sivaslıyı beğenmezsiniz. Sonsuz bölünmelere gark olduğunuz gerçeğini gizlemek için, zorunlu olarak hep bir üst düzlemde idealize edilmiş başka bir kimlik üretirsiniz. Gedikleri kapatmak için sürekli yeni fantezilere ihtiyaç duyarsınız.
Hangi Türk?
Geçenlerde bir benzincinin camında "Türk asildir, soykırım yapmaz" diyen bir çıkartma gördüm. Bunun gibi söylemlere resmi ağızda, medyada, halk arasında sık sık rastlıyoruz. "Türk halkı böyledir, şöyle yapmaz", "Türk polisi şöyledir, böyle olmaz", "Türk yargısı böyledir, şöyle davranmaz" cinsinden ifade edilen cümlelerin ilk kısmında toplu bir özneye birtakım yüce özellikler atfediliyor; ikinci kısmında ise bundan mantıken türediği varsayılan bir yüklem bulunuyor. Ancak çelişkiler dizisi tam da bu cümledeki önermeyi kabul ettiğiniz noktada başlıyor. Tamamı asil olan bir Türk halkı olduğunu varsaydığınız anda kapkaççıyı, hırsızı, mafyayı, hortumcuyu, koltuğuna yapışan siyasetçiyi, rüşvetçiyi, haraççıyı, hapçıyı, tecavüzcüyü, asalağı, ayyaşı, yalancıyı, katili ve sapığı nasıl açıklarsınız? Hepsinin Kürt ya da Ermeni "dölü" olduğunu iddia ederek mi? Nitekim aynen böyle de yapmaya çalışırsınız. İçinizde olup da kendinize atfettiğiniz ve körü körüne bağlı olduğunuz imaja uymayanların bir kısmını "dışınız" ilan ediverirsiniz. İçinizdeki kanı bozuklardır bunlar Ama hepsi için aynı numarayı kullanamayacağınızı da çok iyi bilirsiniz. Her sapık da Kürt olacak değil ya... Buna rağmen ve ısrarla tamamı homojen bir "Türklük" mefhumu üzerinden düşünmeyi sürdürmeyi şiddetle arzu ediyorsanız eğer, homojenliği bozan her öğeye karşı savaş açmak zorundasınız.
Egonuzun kırılganlığını ele veren de yine (ve esas itibarıyla) siz olursunuz üstelik. Mesela "Onlar bizi bölmek istiyor" önermesi derin bir çelişki içerir. Onlar bizi bölmek istiyorsa, "onlar" kim? "Biz"in bir parçası mı, değil mi? Değilse, zaten bölünmüşüz, ortada bölünebilecek bir "biz" yok. Bir tarafta "biz" var, diğer tarafta "onlar", yani iki ayrı taraf var. Yok eğer "onlar" dedikleriniz, "bizim" bir parçamızsa, cümleyi başka türlü kurmanız lazım, "Biz bizi bölmek istiyoruz" şeklinde; yoksa kendinizle feci halde çelişmiş olursunuz. Ama böyle bir cümle kurmadığınıza göre, biz/onlar diye iki ayrı toplumsal varlık olduğunu esas siz itiraf etmiş olursunuz. Yani, bölünmemişlik arzusunun kendisi, bölünmüşlüğe işaret eder, arzu ile gerçeklik arasındaki mesafeyi ele verir, ifşa eder.
Anayasa ihlali
Keza Türk milliyetçilği ırkçı değildir diye vaveyla koparanların çoğu tam da inkar ettiklerini ifşa ederler. Ağızlarından düşmeyen "Türkmen soydaşlarımız" söylemini ele alalım örneğin. Eğer Türkmenler soydaşımız iseler, o halde Türklük ırk ve etnisite üzerinden tanımlanan bir kimliktir. Türkmenler bu topraklarda binlerce yıldır yaşayan Kürtlerin, Ermenilerin, Rumların, Süryanilerin, Arapların soydaşları değiller. Onlara soydaşımız diyebilmek için Anayasa'nın 66. maddesindeki "Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür" ibaresini yok saymanız, ihlal etmeniz gerekir. Bu maddeye göre, etnik kimliği ne olursa olsun, her TC vatandaşı Türktür. Dolayısıyla, anadili Kürtçe olan bir vatandaş da Türktür. Yani bu maddeyi esas alırsak, Türkmenler soydaşımız olamazlar, çünkü (a) TC'ye vatandaşlık bağıyla bağlı değiller, (b) Türklük etnik kimlik değil, (c) Ermeniler ve Kürtler de "Türk" olduklarına göre, onları dışlayan bir "soydaşlık" kavramını kullanmak hatalıdır. Ama soydaşlık mevhumunu illa da kullanmak ve üstelik Anayasa'ya sadık kalmak istiyorsanız eğer, Kuzey Irak'taki Kürtleri, Ermenistan'daki Ermenileri de soydaşımız saymanız gerekecektir...
Kıssadan hisse, milliyetçilik olmayanı olan gibi gösterme, olanın ise olmadığını kanıtlamak için türlü bin şekle girme halidir. Gerçeklik hiçbir anlam ifade etmez. Bir imaj belirlersiniz ve o imaja uymayan her gerçekliğe karşı hasmane duygular geliştirirsiniz. Tüm gerçeklik algınız imajlarla kurulur. Bu imaja ters düşen her olgu, imajdan duyabileceğiniz sonsuz hazzı azalttığı için kah hiddet, kah korku uyandırır. İdeal egosuna yapışmış kalmış milli kimliklerin kaderi budur: Gerçek bir toplumsallığa sahip olamadan, fantastik bir bütünlük tahayyülünün bozulmasından korkarak yaşamak, kendine benzemeyen her şeyi bir "tehdit" olarak algılamak, fantastik hazzın çalınması ihtimaline karşı tetikte olmak, sürekli şiddet ve huzursuzluk üretmek.
Tüm bunların devlet pratikleriyle olan ilişkisi irdelenmeli aslında ve esas itibarıyla. Ama bunun için daha sistematik bir yazı gerekecek.