Milliyetçilik, ırkçılık ve Gündüz Aktan

Hrant Dink'in katledilmesi, bizi, bugüne kadar yüzleşmekten kaçındığımız bir mevzu ile karşı karşıya bıraktı. Fakat, yalnızca katledilmesi değil, Hrant'ın bütün bir ömrün ve ölümüne kadar devam eden ve...
Haber: ORHANGAZİ ERTEKİN / Arşivi

Hrant Dink'in katledilmesi, bizi, bugüne kadar yüzleşmekten kaçındığımız bir mevzu ile karşı karşıya bıraktı. Fakat, yalnızca katledilmesi değil, Hrant'ın bütün bir ömrün ve ölümüne kadar devam eden ve tüm o utanç verici gelişmeler gözönüne alındığında ölümünden sonra bile süren acıları da, bizi, bu ülkedeki hayatın tavında dövüldüğü milliyetçilik ahvalleri ve onun ırkçılıkla ilişkisine dair sorularla yüzüstü bıraktı. Hrant'ı daha çocukluğundan başlayıp ceza mahkumiyetine, oradan da ölümüne kadar yalnızca bir "yokluğa", bir "vatandaş Dimitru duruşu"na zorlayan, eğer bütün bunlara razı değilse bile ancak "mutlu olmanın son çağrısı"yla yekpare bir ulus haritasının görünmez, fark edilmez bir dip köşesine sıkışmasını söyleyen "milli kültür" diline cenaze sonrası o kadar açık ve net biçimde rastladık ki, Hrant'ın buna karşı çoktan yükselttiği çığlıklarını ancak ölümünden sonra duyabildik. "Ne mutlu Türküm diyene"nin kısık sesle söylenmiş bir "mutlu olmanın son çağrısı" anonsu olduğunu fark etmemiz için Hrant'ın cenazesini omuzlamamız gerekti. "Ne mutlu Türküm diyene" sloganı ile birlikte söylenebilecek tek meşru slogan olan "hepimiz Ermeniyiz" sloganı milliyetçiliğin o derindeki etnik-ırkçı damarlarını derhal yüzeye çıkardı ve yüzeyde kalan bütün o sempatik, barışçı ve ortak hayatı kurmaya dair hukuki-politik vaazların suretleri ise birer birer suda kayboldu.
Bu bakımdan, Hrant'ın "siyaseten katl'i" ve sonrasındaki gelişmeler Türkiye'de ırkçılık tartışmaları açısından bugüne kadar çok az tarihsel döneme nasip olan bir temsil edici ortam yarattı. Buna karşılık üzerimize fırlatılan tüm o laf kalabalığı içinde kuramsal bir yetersizlik de hemen fark ediliyor. Örneğin kıdemli politikacılardan Hasan Celal Güzel, konuyu ciddiye bile almadan "Türklerde ırkçılığın olmadığını" yineledi durdu.Yurt Partisi lideri Saadettin Tantan bir kez daha gürledi: "Türklerde ırkçılık yoktur". Bu reddiyeler içinde ayrı bir önem verilmesi gereken, Gündüz Aktan'ın tespitleridir. Çünkü, o, ırkçılık analizlerini yalnızca reddetmekle kalmıyor. Aynı zamanda üzerinde ciddi biçimde çalıştığı belli olan bir bakış açısı geliştiriyor, bunu siyasal analizlerine aktarıyor ve bu konudaki tartışmalarımıza temel oluşturacak bir muhteva sağlıyor.
Aktan'ın analizleri
Aktan, Hrant Dink cinayetinin ırkçılık üzerinden analiz edilmesinin ne kadar yersiz olduğunu peşinen ilan ederek 3 Şubat 2007 tarihli Radikal'deki yazısında şöyle diyor: "...ırkçılık bir gruba, başka hiçbir neden olmadan, sadece ırkından dolayı duyulan nefretten kaynaklanır. Eğer bir grupla, örneğin, bölücü Kürtlerle olduğu gibi, bir toprak parçasına ilişkin bir çatışma varsa veya Ermenilerle olduğu gibi, Türklerin soykırımcı olmalarına ilişkin çok ciddi bir ihtilaf mevcutsa, taraflar yine birbirinden nefret edebilir. Ama bu nefretin konusu ihtilaftır, ırki aidiyet değildir." Aktan, bu tespitlerini yeterli bulmamış olacak ki 17 Şubat tarihli Radikal'deki yazısında vurgularını artırmak ihtiyacı duyuyor: "Irkçılık, bir ırkın mensuplarına, o ırkı aşağılık görmenin dışında bir neden olmadan, yoğun ayrımcılık yapmak, saldırmak ve nihayet soykırımda olduğu gibi öldürüp yok etmek demek. Burada ırkçının kurbanı, ırkçıya hiçbir kötülük yapmadığından tam bir masumiyete sahip." Bu son tespitleriyle Aktan'ın düşünce ve analizleri daha da billurlaşıyor. Ona göre ırkçılık "ırk" temelli bir mesele ve bu meselenin siyasal temsilini üstlenen tarihdışı bir Batılı konum olarak beliriyor. Burada, Aktan'ın analizi hakkında, hemen ilk noktayı ifade etmek gerekir. Aktan, ırkçılığa, bizzat ırkçılığın kendi kavramları üzerinden bakıyor. Irkçılığı "ırk" üzerinden tanımlamak tipik bir ırkçı yaklaşımdır ve bu yaklaşım, öncelikle, "ırk"ı nesnelleştirmekle işe başlar. Böylece, "ırk", toplumsal ihtilaflardan, kültürel-etnik çatışmalardan ayrı ve kendi başına iş gören bir "nesnel" varlık olarak ortaya çıkar. Irkçı nefretle, ihtilaftan doğan nefret arasındaki fark da, Aktan'a göre, burada belirginleşir. Fakat, Aktan'ın zannettiğinin tersine, ırkçılığın "ırk" ile bir bağlantısı yoktur. Zaten "Türk ırkı" veya "Ermeni ırkı" diye bir şey olmadığı gibi "ırk" diye de bir şey yoktur. Irkçılık, sosyal "sebepler"in, "ihtilaflar"ın, toplumsal ve kültürel çatışmaların "ırk" biçimine dönüştürülmesidir. Başka deyişle ırkçılık, "nefret"in "nefir"e (cemaat) dönüştürülmesi demektir.
Şiddetin başladığı yer
Bu noktada, Aktan'ın ırkçılığı "ırk" üzerinden tanımlamasını Weberyan bir analiz olarak görmek isteyebiliriz. Çünkü, Aktan, araştırma nesnesini, o nesnenin kendi düşünce ve değer tanımlarıyla kuran kuvvetli bir Weberyan. Aktan'ın özellikle maturidilik üzerindeki analizlerinde Weber ve İngiliz tarihçi Colingwood'un izleri hemen fark edilir. Fakat, bu noktada, Aktan'ın Weber ile bir bağı yoktur. İlk yazısının ilerleyen satırlarında Orhan Pamuk'un malum sözleri nedeniyle "Türk halkı"ndan özür dilemesi gerektiğini söylerken yaptığı şey "halk" ile "milliyetçilik" arasında doğrudan ve organik bir bağ kurmaktır. Yani tıpkı ırk ile ırkçılık arasında gerçekleştirdiği çakışma hali gibi millet ile milliyetçilik arasında da bir üst üste geçme hali tasarlıyor. Böylece, milliyetçilik, onun "halk" nesnesi ile birlikte varolan organik bir duruma dönüşüyor. Buna bir de milliyetçiliğin modern bir icat değil tarih boyunca var olan bir "korunma içgüdüsü"ne dönüştürülmesi düşüncesini eklediğimizde Aktan'ın yaklaşımının mukayese edileceği Alman düşünürünün Weber değil, Herder olduğunu ve buradan ırkçı Gobineau'ya çok az bir mesafemiz kaldığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Aktan'ın analizlerini daha ileriye götürüp mesafeyi şimdilik aşmak istemiyorum. Fakat Aktan'ın ırkçılık ve romantik milliyetçilikle bağına ilişkin siyasal analizine kattığı daha başka şeyler de var, ki beni asıl tedirgin eden ve Türkiye'de politikanın, adaletin ve vicdanın meşru yapılarının entelektüel bir yıkımını üstlendiği korkusuna düşüren şey de buradadır. Aktan, ırk ve millet anlayışına bağlı olarak ülke içindeki her türlü grup ve hareketi, politikanın dışındaki organik ve psişik bir durum şeklinde tasarlayarak zihninde yarattığı "millet" konforuyla yetinmekte ısrar ediyor. Onun için "aydınlar" ile "eski sol-yeni liberaller" ve bunlara karşı ise "milliyetçiler" var. Bu durum, dilim varmıyor-varamıyor ama, ırkçı bir gündelik hayatın en derin noktalarına kadar talip olmak anlamına geliyor. Politik ve sosyal alandaki yer değiştirmelerin dışlandığı, ihtilaf ve çatışmaların esnek örgülü biçimlerde sürdürülmesi yerine katı ve sert kabukların inşa edilerek dışarıda yaratılan "ırksal" grupların bu kez içeriye taşınmasının sağlandığı yer tam da burası. Politikanın ve adaletin unutulduğu ve şiddetin başladığı yer de burasıdır.
Bu tartışma daha da ilerletilebilir, ama şimdilik bir nihayet vermek gerekirse, milliyetçilik meselesinde önümüzde iki seçenek beliriyor. Birinci seçenek bütün bir hayatımızı bir "içgüdü"ye teslim etmek ve yalnızca başkalarını değil bizi de tahrip edecek bir şiddet dilinin içine girmektir. Fakat benim, Aktan'a dostça önerim ise ikinci seçenektir: Türklüğü, aşırı gelişmiş bir "milli kültür" bilgisinden kurtarıp adaletin, vicdanın ve politikanın diline taşıyarak, barış içinde yeniden kurmaktır. Bunun yolu ise "Ne mutlu Türküm diyene" sloganını, hem mantıksal ve hem de etik sonucu olan "Ne mutlu Ermeniyim" veya "Hepimiz Ermeniyiz" sloganına kadar taşıyabileceğimiz bir alanın güçlüce inşasıdır. Uzun zaman önce değerli hocam Taner Timur'a doktora tezimde "Türkiye'de ırkçılık" çalışmak istiyorum dediğimde bana bir şey söylemişti: "Eğer Mustafa Kemal biraz daha uzun yaşasaydı, Türk milleti tanımını etnik temellerinden kurtarıp daha demokratik içeriklerde yeniden kurabilecekti." Eğer Taner hocanın vurguladığı gibi, demokratik bir Türklüğün inşa edilmesi için bugüne kadar geç kaldıysak, bugün yapacak en önemli şey "Ne mutlu Türküm diyene" ile "Ne mutlu Ermeniyim diyene" sloganlarını birleştirecek bir toplumsal barışı tesis etmek olmalıdır.

ORHANGAZİ ERTEKİN: Yargıç, Yerköy-Yozgat