Milliyetçilik ve devletçilik

Hrant Dink suikastının ardından, çoğulculuk ve kimlik tartışmaları, milliyetçilik düzlemine taşındı. Mümtaz'er Türköne, toplumda milliyetçiliğin değil, devletçiliğin yükselişe geçtiğini savunuyor.
Haber: BAŞAK TARAKTAŞ / Arşivi

Hrant Dink suikastının ardından, çoğulculuk ve kimlik tartışmaları, milliyetçilik düzlemine taşındı. Mümtaz'er Türköne, toplumda milliyetçiliğin değil, devletçiliğin yükselişe geçtiğini savunuyor. (Zaman, 13.03.2007) Türköne'ye göre, toplum siyasallaşırken, devlet-toplum ilişkisi değişiyor, geleneksel kurumlar, zayıflayan toplumsal bağları tutmakta zorlanıyor. Çıkarlarını ve geleceklerini devlet üzerinden belirleyenler, devlet otoritesinin zayıflamasına milliyetçilik üzerinden tepki veriyor.
Türköne'nin devletçilik tezine katılıyorum ve bu tezin ulusalcı hareketleri açıklamada kullanılabileceğini düşünüyorum. Ulusalcı sağ ve sol AB, dini ve etnik azınlıklar vb. konularda, 'vatanın elden gittiği', 'milli çıkarların zedelendiği' savları üzerinde örtüşüyor. Tehdit algısı üzerinden, halk 'harekete' ve 'örgütlenmeye' çağrılıyor. Demokrasi ancak 'militan demokrasi' çerçevesinde ele alınıyor. (Savaş: 2001) 'Duyarlılaştırmak' adına militan bir kamuoyu yaratılmaya çalışılıyor. Oluşturulacak kamuoyu içindeki ideolojik çeşitlilik sorununun (yani insanların toplumun geleceğine dair projelerindeki farklılıkların meydana getireceği 'bölünme'nin) tehlikenin aciliyeti nedeniyle, sağ-sol ayrımını bırakarak, yeniden bir Kuvayı Milliye oluşturulmasıyla çözülmesi hedefleniyor.
Söylemin içeriğini demokrasi bağlamında inceleyelim: Sağ-sol ayrımı ve dini/etnik taleplerin dile getirilmesi, siyasallaşmanın doğal sonucu ve çoğulculuğun gereğidir. O halde, bunlara karşı çıkan ulusalcılar, 'duyarlılaştırmadan', siyasallaşmayı ve demokratikleşmeyi anlamıyorlar. Cumhuriyet'in 'Farkında mısınız' kampanyasının gösterdiği gibi, duyarlılaştırma daha çok militan vatandaşlar yetiştirmek anlamındadır.
Çoğulculuk ve militanlık
TDK, militan sözcüğünü, "bir düşüncenin, bir görüşün başarı kazanması için savaşan, mücadele eden kimse" olarak tanımlıyor. Militan kavramı güç, eylem, zorlama kavramlarıyla ilintili olduğundan, demokrasinin çoğulculuk ilkesine ters düşer. Ayrıca, militan kişi, inandığı şeyleri sonuna kadar savunmakta ahlaki bir değer bulur. Oysa, inandığını sonuna kadar savunmak kişiyi, başkalarının fikirlerini gözardı etme pahasına belli bir doktrine bağlama riski taşır. Bu yüzden de demokrasinin uzlaşmacı, çoğulcu niteliklerine ve tartışma kültürüne ters düşer. Öte yandan militanlık, kitle kültürüne bağlanır. Kitle kültüründe, toplumun bekası ve çıkarları, bireyin hak ve özgürlüklerinden önce gelir. Oysa, toplumsal ve milli çıkar kavramlarının içeriği kişinin siyasi bakış açısına göre değişme özelliği gösterir. Dolayısıyla, kavramların bulanıklığı ölçütün nasıl yorumlanacağı hakkında tartışmalara yol açabilir, toplumu 'bu ölçütü doğru yorumlayanlar' ve 'yorumlayamayanlar' gibi bir ayrıma götürebilir, ölçütü sadece kendilerinin doğru yorumladığına inanan kesimler arasında gerilim yaratabilir. Gücü elinde tutan kesimler, kendi ölçütlerini dayatarak elitist ve otoriter bir yapı oluşturabilirler.
Vatan hainleri
'Duyarlılaştırmaya' gelirsek: Ulusalcı cephe, kendileri gibi düşünmeyenleri, vatana ihanetle suçluyor. Tehdit söylemi, vatandaşların korkularını kullanarak, panik ortamı yaratıyor. Oysa, panik halindeki kişiler, refleksleriyle hareket etme ve tepkilerini oldukları gibi dışavurmayı seçme eğilimindedirler. Reflekslerle hareket etmek, 'biz' ve 'öteki' ayrımlarının konulduğu bir ortamda, öfkeyi kontrolsüz dışarı yansıtma, böylece şiddet doğurma riski taşır. Panik ortamı, demokrasi ve toplumsal barışın korunmasıyla bağdaşmaz. Öte yandan, ülkemizde 'yeni talepler' (Inglehart: 2005) "dış güçlerin" kışkırtmasıyla ortaya çıkmış değildir. 1980'lerden bu yana siyasal İslam ve etnik tanınma talepleri yükseliyor, 1990'lardan beri de toplumda yeniden bir siyasallaşma eğilimi baş gösteriyor. Bu olguların ortaya çıkmasında yerel etkenler kadar genel trendler de etkili oldu. Küreselleşme finansal hareketlerin devletin kontrolünden çıkmasına, devlet dışı aktörlerin daha etkin hale gelmesine, dini ve etnik temelli 'yeni taleplerin' yükselmesine ve geleneksel toplumsal bağların zayıflamasına neden oldu. Böylece, Westphalyan devlet anlayışı zedelendi; 'yerelci', milliyetçi, antiemperyalist tepkiler doğdu. Esasen, ülkemizdekine benzer tanınma talepleri ve milliyetçi/yerelci/antiemperyalist tepkiler, değişik varyasyonlarıyla, başka ülkelerde de mevcuttur. AB süreci de, uyum yasaları ve hükümetler arası karar alma yönteminin kullanıldığı alanlarda yetki devriyle, egemenlik alanını kısıtlayan bir süreçtir. AB mevzuatı, din ve vicdan hürriyetinin, azınlık hak ve kültürlerinin korunmasını esas aldığı için kamusal alanın evrenselci anlayışını değişmeye zorlar. AB süreci devlet otoritesindeki zayıflamayı daha görünür kıldığından AB, çoğu aday ülkede milliyetçi tepkilerin hedefi haline geldi. Dolayısıyla, genel çerçevede düşünüldüklerinde, ulusalcı tepkiler hakkında iki yargıya varılabilir: Atipik değildirler ve temelde devlet otoritesinin zayıflamasına yöneliktirler.
Ulusalcıların profillerine bakalım: Kuvayı Milliye Dernekleri'nde, Kemalist Düşünce Toplulukları'nda ya da Lozan'ı anma gibi etkinliklerde siyasiler, emekli savcı, büyükelçi ve ordu mensupları, gazeteciler, yazarlar, sanatçılar ve akademisyenler biraraya geliyor. Bu kişilerin ortak özelliği, devletin ve milletin akıbeti hakkında toplumun diğer kesimlerine göre daha duyarlı olmaları değil. Kurumsal ve bireysel geçmişlerine bakıldığında, bu aktörlerin kariyerlerinin ya da politik duruşlarının (en azından belli bir dönemde) devletle ya da devletçilikle ilintili olduğu görülür. İP, MHP, CHP vb. parti aktörlerinin ya da eski bürokrat ya da ordu mensuplarının devletle ilişkileri aşikâr. Ulusalcı akademisyenlere, sanatçılara, yazar ve gazetecilere bakarsak, çoğunun 1960'larda doğmuş, 1980 öncesi sağ-sol çatışmalarını yaşamış, ancak bu çatışmalar içinde çok da etkin rol almamış kişiler olduklarını görürüz. Söz konusu kişiler, diğer meslektaşlarına kıyasla, küresel şebekelere daha az eklemlenebildiler. Ayrıca, genel olarak ulusalcı aktörlerin çoğu 2001 krizi, küreselleşme ve AB entegrasyon süreci yüzünden kariyer beklentileri güvensizleşen orta sınıflara mensuptur. (Bora: 2006) Profil ve söylemi birleştirince, ulusalcı tepkileri, çıkarlarını ve geleceklerini devlet üzerinden belirleyenlerin, devlet otoritesinin zayıflamasına verdikleri tepkiler şeklinde açıklamak mümkündür.
Ulusalcı eylemler, toplumun genelinde pek yankı bulmasalar da, tehdit algısına ve milli reflekslere oynadıkları için tehlike teşkil ediyor. 'Milli refleksin', boşaldığı her anda, şiddet doğurduğunu gördük. Şiddet derken, sadece aydın cinayetlerini kast etmiyorum, bazı kesimleri düşmanlaştırarak, 'linç tehdidi' altında yaşamaya zorlamak da şiddettir. (Bora: 1998) 'İyi/duyarlı Türkler', 'kötü/duyarsız Türkler' gibi ötekileştirmelerle toplumsal barışı koruyamayız. Bölünme korkusuyla yaşamak ve militanlaşmak yerine, yurttaşlık kültürünü yerleştirmeye çalışmalıyız. Siyasallaşmadan korkmamalı, yeni taleplere kulaklarımızı tıkamamalıyız. Birbirimizi meşru muhataplar olarak tanımalı ve dinlemeliyiz ki, uyuşmazlıkları gerilime götürmeden çözebilelim.

BAŞAK TARAKTAŞ: Sussex Üni., doktora

Kaynaklar
Mümtaz'er Türköne, 'Cumhuriyet'in gerçek sahipleri', Zaman, 13.03.2007
Ronald Inglehart, 'Modernisation, Cultural Change and Democracy', Cambridge University Press, New York and Cambridge, 2005
Tanıl Bora, 'Türkiye'nin 'Kriz İdaresi' Yöntemi: Milli Refleks ve Linç Orjisi', Birikim , no: 116, Aralık 1998.
Tanıl Bora, 'Yurtseverlik ve Sol', Birikim , no: 204, Nisan 2006.
Vural Savaş, 'İrtica ve Bölücülüğe Karşı Militan Demokrasi', Bilgi Yayınları, 2001.