Minareler süngü, kubbeler miğfer!

Minareler süngü, kubbeler miğfer!
Minareler süngü, kubbeler miğfer!

Başbakan Erdoğan, partisinin grup toplantısında.

Kendisinin bulunmadığı bir tarihe ilişkin gerçekleri itiraf etmekten çekinmeyen AKP'nin, kendi iktidarı sırasında olanlara bu kadar duyarsız kalmasına ne demeli?
Haber: SEYFİ ÖNGİDER / Arşivi

Askeri vesayetin tasfiye edilmesi veya geriletilmesiyle birlikte daha demokratik, hatta “ileri demokratik” bir rejime doğru gittiğimiz ileri sürülüyor. Ancak hayatın bu iddiayı doğrulamaktan çok uzak olduğu bir gerçek. “Mütedeyyin” AKP ’nin temsil ettiği “sivil” anlayış ve değerlerle yeniden yoğrulmakta olan bir militarizmin desteğindeki otoriter bir siyasetin yerleşmekte olduğu da görülüyor. Yine de bu süreç hayli inişli, çıkışlı. 1937-38’de Dersim’de nasıl bir katliam yapıldığının Başbakan’ın ağzından açıklanması ve özür dilenmesi gibi beklenmedik gelişmelere de yol açabiliyor.
Kitlesel tutuklamaları devam eden BDP’lilerin çocuklarını da alarak “Sevgi Evleri”ne göndermeye niyetlenen AKP iktidarı, aralarında Büşra Ersanlı, Ayşe Berktay, Ragıp Zarakolu gibi sadece Türkiye’nin değil dünyanın tanıdığı isimlerle ilgili eleştiri ve itirazlara hiç aldırmazken, Tayyip Erdoğan’ın birdenbire Dersim katliamına el atması ve özür dilemesi gerçekten ilginç. Ne kadar kayda bağlanmış ve CHP ile yapılan bir siyasi polemik içinde geçerken söylenmiş olursa olsun, bu özür en azından tarihimizle yüzleşmenin kapısını açtı ve yararlı bir tartışmayı başlattı. Bu kapıdan girerek daha ileri gidilmesi bir siyasal/toplumsal mücadele alanıdır. BDP’nin verdiği araştırma önergesini Meclis’te reddeden AKP’nin daha ileri gitmeyeceğini, şimdiye kadar pek çok kez olduğu gibi bu kez de bir tutarlılık ve ciddiyet kaygısı taşımadığını gösteriyor. 

Gaz iddiası
Dersim’de mağaralara sığınmış insanların gaz kullanılarak “fareler gibi” öldürüldüğü konuşulurken geçtiğimiz günlerde Çukurca yakınlarındaki Kazan Vadisi’nde yapılan bir askeri operasyonda da yine gaz kullanıldığı iddiaları gündemdeydi. Türk Tabipler Birliği bu iddiayı incelemek için başvuruda bulundu. Nitekim daha sonra aralarında İnsan Hakları Derneği ve MAZLUM-DER temsilcilerinin de bulunduğu bir heyet, Kazan Vadisi’ne giderek inceleme yaptı ve bulunan cesetlerin bazılarının yanık ve tanınmaz halde olduğunu açıkladı. Ardından da Diyarbakır Tabip Odası savcılığa suç duyurusu yaptı ama bütün bunlar “ana akım” medyada yer almadı. 

Erbakan’ın rahle-i tedrisi
Kendisinin bulunmadığı bir tarihe ilişkin gerçekleri itiraf etmekten çekinmeyen AKP’nin kendi iktidarı sırasında olanlara bu kadar duyarsız kalmasına ne demeli? Bu kadar bariz bir çelişki, tutarsızlık nasıl açıklanabilir? Aslında ilk akla gelen politika yapış tarzı/anlayışı olarak Erdoğan ve arkadaşlarının tarihsel liderleri Necmettin Erbakan’ın izinden gitmeleridir. Rahmetli de tutarlılık konusunda çok rahattı… Erbakan’ın “Yaşasaydı Atatürk de Refah Partili olurdu” demesiyle Erdoğan’ın “Müslümanlar soykırım yapmaz” demesi arasında tutarlılık ve inandırıcılık açısından bir fark yok. Dün Erbakan’a gülenler bugün Erdoğan’ın her sözünde nasıl hikmet buluyorlar? İktidar, edilen lafa güç katıyor ama bunun yanı sıra küreselleşme sürecinin siyasete getirdiği arızalı postmodern anlayışlar da var. Büyük anlatıların zamanını doldurduğundan başlayarak artık her şey öylesine günlük, anlık görülüyor, öylesine herkes “eşitleniyor” ki, fark yaratan başlıca şey duygular, karizma ve iktidar oluyor.
AKP liderleri rahle-i tedrisinden geçerken Erbakan’ın giydirdiği “milli görüş” gömleğini çıkarmış olabilirler ama gömlek çıksa bile siyaset ve toplum ilişkisinin din ve toplum ilişkisi paralelinde ve doğal olarak demokratik olmayan değerler, ilkeler çerçevesinde algılanması genlere işlemiş gibi. Bunun değişmesi kolay değil ve militer bir zihniyetle yakınlığı da açık. Tartışma, sorgulama, eleştiri kabul etmeyen, ancak inanma, sadakat ve boyun eğme isteyen bir eğitim ve toplumsallaşma süreci, siyasi olarak da benzer kimlikler üretir. Militer zihniyet nasıl kolayca “vatan haini” üretiyorsa dini taassubun egemenliğindeki bir zihniyet de aynı kolaylıkla “münafık” üretebilir. Dolayısıyla zihniyet dünyasındaki bu yakınlık veya örtüşme, siyasal alanda da karşılığını bulunca minarelerin süngü, kubbelerin miğfer haline gelmesi çok da zor olmayabilir.
Bu zihniyet dünyasının görüş ve inançlarında fazlasıyla iddialı ve azimli olması da söz konusu. Dolayısıyla, örneğin, iç tutarsızlıklar önemsenmez, haklı ve doğru olduklarına, vatanın ve milletin yüksek çıkarlarını en iyi kendilerinin düşündüklerine emindirler. Gelen eleştirilere aldırmadıkları gibi bir de mağdur olduklarına inanmakta zorlanmazlar. Hatta bu durumda samimiyetle öfkelenebilir, değerlerinin anlaşılmadığını düşünebilirler. Sonuç ise o eleştirileri yapanların, kendilerine muhalefet edenlerin sert bir şekilde cezalandırılmalarıdır. Çünkü hak etmişlerdir! 

“Sahici adam…”
Türkiye’yi önümüzdeki yıllarda “dünyanın ilk on ülkesinden biri” haline getirmek için canla başla çalışanları “bütün dünya takdir ederken” takdir etmeyenlere, hatta muhalefet etmeye yeltenenlere nasıl hoşgörüyle yaklaşılabilir ki? Bu durumda Van’daki depremzedelerin üzerine copla, biber gazıyla gidilmesi veya Hopalı devrimcilerin kırılıp geçirilmesi ya da bütün bu başarı hikâyesini berbat eden BDP’lilerin dalga dalga tutuklanması gayet doğal hale gelir. Özellikle sokak muhalefetinin üzerine akıl almaz bir sertlikle gidilmesinin başka nedenleri de var tabii: Askeri darbelere bakan AKP sokakta sürekli provakasyon, komplo gören bir siyasi hafıza geliştirdi. Artık doğrudan AKP’nin sözcülüğünü yapan önemli bir medya grubunun sayfalarında, ekranlarında on yıldır iktidarda olan bir partiye doğru dürüst tek bir eleştiri bile yapılmamasını çıkar ortaklığının, korkunun veya iktidar yalakalığının ötesinde bu siyasi hafızanın ve zihniyetin paylaşılmasının da bir sonucu olarak görmek gerekir.
Bu arada, ekonomide büyük çalkantı olmadıktan sonra, AKP’nin sergilediği bu türden tutarsızlıklar halka da pek ters gelmiyor anlaşılan… Kim bilir, belki halktan insanların da kendi hayatlarında benzer tutarlılık sorunları olduğunun farkında olarak Tayyip Erdoğan tam da onlardan biri gibi davranıyor. Gerçekten de “köy çocuğu” Demirel de dahil olmak üzere, Erdoğan kadar halkın içinden çıkmış, siyasette de halktan biri gibi davranmaya devam ederek “ne kadar sahici adam” övgülerini almış başka bir politik şahsiyet yok. Başkalarında kusur olarak görülenler, Erdoğan’da “sahici” olmanın kanıtı haline geliveriyor.
Bu durumda etkili bir muhalefet geliştirmenin yolu eskisinden farklı bir politik dil kurmaktan, gerçekten “sahici” sorunlarla uğraşmaktan geçiyor. Gündelik hayatın ürettiği sorunların yanı sıra “minarelerin süngü, kubbelerin miğfer” olduğu bir askeri-siyasi anlayışa karşı da tutarlı bir muhalefet geliştirmeden toplumun vicdanında yer bulacak bir demokratik güç haline gelmek mümkün değildir.