Minareyi çalan kılıfını hazırlar!

Minareyi çalan kılıfını hazırlar!
Minareyi çalan kılıfını hazırlar!

Leyla Zana.

12 Eylül Anayasası'ndan kurtulma söyleminde "demokratik ve sivil anayasa" vurgusu dikkat çekiyor. Gerçekten mümkün mü bu?
Haber: SEYFİ ÖNGİDER / Arşivi

Özal’ın ANAP’ından sonra Tayyip Erdoğan’ın AKP ’sinin de Türkiye’yi Soğuk Savaş sonrasındaki yeni dünya düzenine, küreselleşme sürecine uyarlamak için bir misyon üstlendiği biliniyor. Özal’ın başlattığı neoliberal ekonomik politikaları kararlılıkla sürdüren Erdoğan için sıra anayasaya gelmiş gibi görünüyor ama gerçekten buna gerek var mı?
Toplumu bir “deli gömleği” içine soktuğu söylenilen 12 Eylül Anayasası’ndan kurtulma söyleminde “demokratik ve sivil anayasa” vurgusu dikkat çekiyor. Gerçekten mümkün mü bu? Yoksa bir yandan böyle söylenip, konuşulmaya başlanıp sonuçta tümden vazgeçilecek veya Erdoğan’ın “Başkan Baba” olmak niyetine ve hevesine uygun bir yanıt mı verilecek? AKP’nin politika yapma tarzı, özellikle son zamanlarda sergilediği politikalar, kapının önünde bir şey söyleyip kapının arkasında başka şey yapmakta sınır tanımaması, bu kuşkuyu güçlendirmiyor mu?
Yeni, demokratik bir anayasa yapılacağına ilişkin söylemin hiç de güven vermemesine yol açan son örnek Hrant Dink’in yargılanması oldu. Bu katliama giden yolları hazırlayan, sonrasında delilleri yok eden devlet görevlilerini koruyup kollayan, AİHM’e gönderdiği savunmada Hrant’a “Nazi” diyerek “nefret suçu işlediğini” iddia eden AKP hükümetinin başındaki Erdoğan, “Sarı Gelin türküsünün susmayacağını” söyleyebiliyor. İnanılabilir mi? Beş yıldır süren mahkeme sırasında neredeydiniz? 

19 Mayıs törenleri
Geçtiğimiz günlerde Milli Eğitim Bakanlığı’nın 19 Mayıs törenlerinin Ankara dışında statlarda yapılmamasını, okulların içinde düzenlenmesini istemesi bir başka örnekti. Gerekçe, öğrencilerin derslerinden geri kalmaları ve soğuk havadan hasta olmalarıydı. CHP-MHP muhalefeti bunu Atatürk’e ve Cumhuriyet’e “ihanet” olarak ilan ederken liberal-muhafazakâr kesimler ise “sessiz devrim” olarak selamladılar: “Nihayet Kuzey Kore olmaktan kurtuluyoruz” diye manşetler atıldı.
Öncelikle herkes biliyor ki, AKP’nin yaslandığı siyasi geleneğin 19 Mayıs’la ilgili en önemli sorunu kızların etek boylarıydı. 70’li yıllardan bu yana kızların etek boyu tartışılmadan geçen kaç 19 Mayıs var? AKP’nin de bu konuda hayli hassas olduğu biliniyor. O kısa etekli kızların atletli oğlanlarla spor ve dans gösterileri yapmalarından AKP’nin hoşnut olduğu düşünülebilir mi? Ama AKP bu durumu açıkça konuşmuyor, tartışmıyor. Ne yapıyor? Çocukların derslerinden geri kalmaması ve soğuktan hasta olmamaları gerekçesiyle törenleri okulların içine alarak “sorunu çözüyor”.
Oysa açıkça otoriter bir dönemden kalan bu gösterilerin artık zamanını doldurduğu aşikâr ve kaldırılması veya başka biçimlerde yapılması gerçekten de düşünülmeli, tartışılmalı. Ancak gelen eleştiriler karşısında “19 Mayıslarla, milli bayramlarla ilgili yönergeyi bizden önce yapmışlar, biz yönergeyi sadece uygulamaya alıyoruz. Bunu farklı yönlere çekmenin de anlamı yok. Vatan ve millet sevgisini de sizden öğrenecek değiliz” diyerek milliyetçilik yarışına giren Erdoğan’ı kendisine rağmen savunmaya çalışanlar da var ve “Hayır, siz devrim yapıyorsunuz” diye feveran edip, Kuzey Kore olmaktan kurtulduğumuzu müjdeliyorlar! AKP’nin böyle bir derdi olsa Türkiye’yi Kuzey Kore’ye benzeten başka şeylerle uğraşmaz mıydı? 

İkiyüzlü politikalar
Örneğin, Türkiye’den başka hangi ülkede seçilmiş milletvekilleri tutuklu? Ya da Türkiye’den başka hangi ülkede Leyla Zana gibi, şimdilik tutuklu olmayan bir milletvekilinin evine baskın yapılır ve bilgisayarına el konulur? Ama buna rağmen hangi ülkenin iktidar partisinin sözcüsü, Hüseyin Çelik gibi televizyonlara çıkıp milletvekilinin evinin basılmasına göğsünü siper edeceğini, basılan evin Zana’ya ait olmadığını, polisin evde yaşayan başka birini aradığını ve elektrik, su, telefon faturalarının bu kişinin üzerine olduğunu söylemeye cüret edebilir? İktidar partisinin sözcüsünün polisin de sözcülüğünü yaptığı bir ülke, Kuzey Kore’den ne kadar uzaktır? Oysa herkes biliyor ki, bu baskın Zana, “Silah Kürtlerin sigortasıdır” demesi ve referandum önermesi üzerine yapıldı ve onunla birlikte diğer Kürt milletvekillerine de bir gözdağıdır. Herkesin bildiği bu gerçek güya kılıfına uyduruluyor, kapı arkasında yapılan kapının önünde savunulmuyor.
Tıpkı BDP’nin kapatılacağı haberlerinin artması üzerine “parti kapatmalara karşıyız” deyip, binlerce BDP’linin tutuklanarak partinin fiilen kapatılması, faaliyet yapamaz hale getirilmesi gibi… Tıpkı Kürtçe yayın yapmak üzere TRT Şeş’in açılıp, mahkemelerde Kürtçe savunma yapmaya çalışanların “bilinmeyen bir dilde” konuştuğu söylenilerek susturulması gibi… Tıpkı “Sağlık reformu yapıyoruz, 9 milyon yeşil karta gerek yok, herkes sağlık hizmetlerinden yararlanacak” deyip, aylık geliri 295 liranın üzerinde olan herkesten tedaviye katkı parası alınmaya başlanması gibi… Tıpkı “işçilerin tümünün kıdem tazminatı almasını sağlayacağız” deyip kıdem tazminatını komik bir miktara indirmeye ve yok etmeye hazırlandıkları gibi…
Tıpkı Dersim katliamı dolayısıyla özür dilenip Uludere’de 34 Kürt köylüsünün katledilmesi dolayısıyla orduya teşekkür edilmesi ve bir özürden kaçınılması gibi… Tıpkı eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un tutuklanması askeri vesayete son darbe olarak sunulup daha sonra da “iyi çocuk” denilerek tutuksuz yargılanmasının istenmesi gibi… 

Mimar Sinan’ın minaresi
Politika yapma tarzının hemen akla gelen bu örnekleri dikkate alındığında, özellikle de Kürt sorununun barışçıl ve demokratik çözümü için anayasada yer alacak ifadelere bel bağlanmışken ve fakat “bilinmeyen bir dille” konuşan Kürt hareketi tam bir baskı altına alınmışken nasıl anlaşılacak, nasıl yapılacak bu demokratik anayasa?
Hakkını yememek lazım, en açık sözlüleri olan İçişleri Bakanı Şahin “Resim yaparak, şarkı söyleyerek, şiir yazarak teröre destek oluyorlar” derken AKP’nin açık ve demokratik bir tartışma süreci örgütleyeceğine, sonuçta büyük çoğunluğu kucaklayan demokratik bir anayasa yapacağına nasıl güvenilebilir?
Cumhurbaşkanı Gül’ün görev süresi yedi yıl olarak belirlenip 2014’te Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı olma niyeti de artık açıkça ilan edildiğine göre, “yeni anayasa” denilen şey aslında Erdoğan’ın ısmarladığı bir elbise olmasın? Bu durumda “sivil ve demokratik anayasa yapacağız” deyip sonuçta Erdoğan’a uygun otoriter, pederşahi bir anayasa yapılırsa şaşırır mısınız? Ama böyle olacaksa zaten daha önce Kenan Evren için yapılan anayasa da istenilen işi görmez mi? Gelinen noktada Evren’le Erdoğan’ın ölçüleri ne kadar farklı? O zaman bunca zahmet niye? Açık sözlü İçişleri Bakanı’nın dediği gibi, “Mimar Sinan’ın minareyi iple çekerek düzeltmesi gibi” kandırma yapmak için mi? Ya da belki de “minareyi çalan kılıfını hazırlar” özdeyişini hatırlamak gerekir...