Minerva'nın baykuşu ya da güçlü devleti

Ahmet İnsel bundan bir süre önce Radikal İki'de yayınlanan yazılarında Türkiye'deki devletin neo-feodal ve preotoryen özelliklerine dikkat çekti. İnsel bu kavramları kullandığı bazı yazılarını daha önce Yeni Yüzyıl gazetesinde yayınladığını, o yazılarında belirtiyordu.
Haber: HASAN BÜLENT KAHRAMAN / Arşivi

Ahmet İnsel bundan bir süre önce Radikal İki'de yayınlanan yazılarında Türkiye'deki devletin neo-feodal ve preotoryen özelliklerine dikkat çekti. İnsel bu kavramları kullandığı bazı yazılarını daha önce Yeni Yüzyıl gazetesinde yayınladığını, o yazılarında belirtiyordu. Askeri bürokrasinin hakimiyetinde olan devlet anlamına gelen preotoryen devlet Türkiye'de epey bir süredir tartışılıyor. İnsel yazısında bu oluşumun kaynakları hakkında muhtasar bilgi veriyordu. Devleti meydana getiren kurumlar içinde özellikle MGK'nın başlı başına bir güç olması, bürokrasinin devleti kilitleyebilecek bir yapıya ve güce sahip bulunması Türkiye'deki devletin temel kriterlerini ve yapısal özelliklerini tayin etmek açısından son derecede önemli veriler. İnsel buna devletin neo-feodal bir sistematik kazandığını ekliyor. Bu da bütünüyle doğru ve içinde bulunulan dönemi kavramak açısından önemli bir saptama. Bu kavram gündelik hayatta elbette bu nitelikleriyle tartışılmıyor. Ama "derin devlet" dediğimiz ve neredeyse hayatımızın her kademesini belirleyen olgu tam da noktalardan besleniyor ve bu surette ortaya çıkan devletin popüler adı. Buna bağlı olarak Türkiye'de devletin gücü konusunda sürekli bir tartışma öteden beri cereyan eder. Ben de bu yazıda bu kavramı irdelemek istiyorum. Türkiye'de devlet güçlü mü değil mi, sorum bu.
Güçlü mü, güçsüz mü?
Genel kabul güçlü hatta olağandışı güçlü olduğu kanısında. Bu tartışma daha önce siyaset biliminde kuramsal düzlemde de yapıldı. Türkiye'deki devletin güçlü devlet olduğuna dair yayınlanmış siyaset bilimi araştırmaları mevcut. Buna mukabil bir başka kesim bu savın kendisinin yeterince güçlü olmadığı iddiasını sürekli olarak yineledi. O kesime göre devlet bırakınız olağandışı güçlü olmayı olağan derecede dahi güçlü bir devlet değildir. Çünkü modern devletin gerektirdiği işlevleri yeterince yerine getirmekten acizdir. Bu devlet temel görev alanlarında yeterli performansa sahip değil; ne vergi toplayabiliyor, ne yeterli eğitim verebiliyor ne de sağlık, sosyal güvenlik alanlarında etkinlik kurabiliyor. Bu yanından bakınca Türkiye'de devletin modern olup olmadığı bile sorulacak sorudur. Modern devlet bu saydığımız alanlarda güçlü, üretken ve verimlidir. Bir de güvenlik konusunda varlık gösterir. Kısacası biz henüz Weberci anlamda ve bürokratik düzeyde modernleşmemiş bir devlete sahibiz. Rasyonel olmadığı gibi modernite öncesinin hantallığını henüz üstünden atamadı ve rasyonelleşemedi.
Bir devletin rasyonelleşmesi demek yönetim açısından etkinleşmesi demektir. Bu da en geniş anlamıyla liberal teorinin öngördüğü devlete dönüşmektir. Ancak bir işletme olarak kendisini terbiye etmiş, küçülmüş ama verimliliğini artırmış olan devlet güçlüdür. Öte yandan devlet, eğer toplumsal oluşuma olanak ve öncelik tanıyacak ölçüde geriye çekilmeyi başarabilmişse güçlenir. Bu da devletin sosyal sözleşmeye bağlı olarak tamamlaması gereken bir evrimdir. Batı'nın uzun devlet tarihi boyunca attığı iki önemli adım budur: Toplumsal sözleşme gereğince belli alanlardan, rasyonelleşme gereğince de gene farklı alanlardan çekilmek ve küçülmek.
Hem ceberrut hem kerim mi?
Türkiye'de durum bu değil. Hiçbir zaman da olmadı. Olmadığı gibi güçlü devlet kavramı spesifik bir durum olarak farklı kategorilerde yüceltildi. Bu yaklaşım 1970'lerde Asya Tipi Üretim Tarzı (ATÜT) tartışmalarıyla birlikte başlar. Marx'ın o tarihte yeni bulunan metinlerinin okunması ve yurtdışından gelen genç entelektüel kuşağın bu metinlere atıfla Selçuklu-Osmanlı devlet yapısını Asyatik-despotik devletin bir özel hali diye tanımlaması bu tartışmayı alevlendirmişti. Kemal Tahir gibi romancıların popülerleştirdiği bu yaklaşımla, Türkiye'deki devlet, özel mülkiyetin olmadığı özel bir haldir. Bir yanıyla ceberrut olmakla birlikte bir yanıyla da kerimdir. Kemal Tahir bu tezlerinin bir uzantısı olarak Devlet Ana romanını yazdı ve kitap o zamanlarda Bülent Ecevit'in dahi hakkında bir yazı yazdığı, çok tartışılan bir kitaba dönüştü. Bu hiç unutulmaması gereken, devlet algılamalarında hele CHP'nin 1965 sonrasında içine girdiği dönüşüm düşünüldüğünde, büsbütün önemsenmesi gereken bir adımdır.
Kemal Tahir'in ve ATÜT'çülerin getirdiği yorumun en ilginç özelliği devletin ceberrut/kerim yapısını çözümlemekten öte, bazen alttan alta bazen açıktan açığa onu tasdik etmekti. Şu sıralar siyasal ve toplumsal düşüncemizde çok tartışılan hikmet-i hükümet kavramı bu kesim tarafından ayrıntıları yeterince bilinmese de bir hayli destekleniyordu. Burada devlet derken de ordunun ve bürokrasinin başını çektiği bir yapının topluma ve siyasete karşı direnmesiydi söz konusu olan. Bu çarpık gelenek 1971'de Mart girişimine kadar devam ettirildi. Ondan sonrasında da, yani 1980 sonrasında da, bizzat ordu-bürokrasi tarafından yeni bir noktaya taşındı. Önce 1981 Anayasasıyla ardından da 1993 sonrasında devlet, gene ordu ve bürokrasi olarak, her şeye el koydu. Bugün devletin dışında bir sistematikten bahsetmek söz konusu değil.
Güçlü devlet geleneğini savunanların ikinci iddiasını ise bürokrasinin zımni kuvveti oluşturur. Buna göre devlete şu ya da bu biçimde müdahil olanlar hangi gelenekten, düşünceden ve pozisyondan gelirse gelsinler devlet (bürokrasisi) onları teslim alacaktır. Daha popüler bir değerlendirmeyle söylemek gerekirse, başlangıçta (devlete 'gelmeden' önce) daha radikal görüş savunanlar devletle bütünleştikten sonra o iddialarından vazgeçer. Belki kendi iradeleriyle vazgeçmezler ama devlet onları yeni görüşler savunmak zorunda bırakır. Bunlar devlet-bürokrasi geleneğinde ve çizgisinde görüşlerdir. Buna Türkiye'de 'ılımlılaşma' deniyor, görüşlerin 'modifiye' edildiğinden söz açılıyor. Kısacası belki devlet de değil ondan daha ziyade devletçi gelenek galip geldi. Bu bakımdan Türkiye'de radikal bir eleştiriden ve onun sistematik bir model haline getirilmesinden, uygulanmasından neredeyse hiç söz açılamaz. Kısacası, ATÜT-kerim/ceberrut devlet geleneği zaman içinde evrildi ve sistematize edildi.
Devlet-modernite çelişkisi
Bir 'pratik' açısından bakılırsa özellikle son 'modifikasyon' (değişme) ve 'moderasyon' (ılımlılık) iddiasının doğru olduğunu öne sürmek gerekir. Doğrudur, devlet bürokrasisi kendisini teslim aldığı sanılan görüşleri teslim aldı ve törpüledi. Bu iddia bir gerçek olmakla birlikte, aslında Türkiye'de devletin en önemli içsel paradokslarından birisine tekabül eder. Bu paradoks hemen her düzeyde görülen modernite paradoksudur. Modernite, bütün yan ve öte anlamlarının dışında, aklın egemenliği demektir. Aklın moderniteyle olan çelişkisi aslında gelenekle olan zıtlaşmasından kaynaklanır. 'Akıl çağı'ndan önce egemen olan, gelenek çağıdır. Gelenek de bir önlem sistemidir. Ama modernitede akıldan yararlanılarak alınan önlemlere karşın daha salim bir noktadır. Çünkü gelenek değişimin dışında, belki karşısında da olmasa bile ötesindedir. Değişimin kendiliğinden olmasını ister. Bu, başlıbaşına güven hazırlayan ve önlem geliştiren bir unsurdur. Oysa modernite doğrudan doğruya değişimin kendisidir. Bu nedenle de aklın rolü ikilidir. Bir yandan değişimi tasarlayacaktır bir yandan da değişimin getirdiği tasarım dışında kalan unsurlara karşı önlem alacaktır.
Türkiye, yakın tarihi, bütün özetini bu tanımda bulur: Değişimden yana olmak. Devlet bizatihi bu değişimin özüdür. Ne var ki, gelinen noktada değişimin önündeki engel müşahhas olarak kendisidir. Ahmet İnsel'in saptadığı preotoryen devlet, güçlü devlet geleneği kavramını savunanların bilhassa önerdikleri ve istedikleri bir sonuçtur. Buna mukabil, diğer kesim haklıdır: Ortada bürokrasisini modernize edememiş, yönetsel zaafları müemmen bir devlet vardır. Fakat işin kritik noktası bu devletin istenmesi, dikkatle korunmasıdır. Bu durum bir sonuca daha tekabül ediyor: Türkiye'de modernitenin oluşturduğu devletin süreklilik tezleri içinden bakarak Osmanlı'dan bugüne temel özellikleriyle (aynen) devam eden bir devlet olduğunu bir an unutsak bile, karşı karşıya olduğumuz çıkmazın altında yatan en önemli unsur 'modern' devletin de Hegelci bir anlayışla kurulmasıdır. Tarihin tini olan, somut ve değişen, değişimi somut olarak yaşayan bir devletten öte teleolojik bir olgudur. Çok kullanılan "devlet ebed-müebbed" sözü tamamıyla budur. Böyle bir anlayışın pratik dayanağı ise hikmet-i hükümettir. Teleolojik bir gerçekliğin kabulüyle devlete atfedilen neredeyse ebedi dememiz gereken gücün preotoryen ve neo-feodal bir yapı içinde teşekkülü ise neredeyse kendi mantığı içinde zaruridir.
Kısacası ortada bürokrasi ve modernite düzeyinde zayıf, ussallaşamamış bir devlet fakat onun bu niteliğini iğdiş eden, doğmadan ortadan kaldıran bir devletçi gelenek vardır. Hatta bu devlet geleneği tam da o maksatla işliyor. Bütün bunları düşününce insan Hegel'in meşhur Minerva'nın baykuşu metaforunu daha iyi anlıyor; hani şu kanatlarını karanlıkta açan yaratığı...