Minimal, pastoral bir senfoni

Semih Kaplanoğlu, Ümit Ünal, Yüksel Aksu gibi İzmir 9 Eylül Üniversitesi'nin Türk sinemasına armağan ettiği önemli isimlerden. O da Ünal ve Aksu gibi sinema yapma hevesini uzun yıllar piyasa koşullarının elverişsizliği yüzünden ertelemiş, reklamcılık, köşe yazarlığı gibi...
Haber: ASLI DALDAL / Arşivi

Semih Kaplanoğlu, Ümit Ünal, Yüksel Aksu gibi İzmir 9 Eylül Üniversitesi'nin Türk sinemasına armağan ettiği önemli isimlerden. O da Ünal ve Aksu gibi sinema yapma hevesini uzun yıllar piyasa koşullarının elverişsizliği yüzünden ertelemiş, reklamcılık, köşe yazarlığı gibi uğraşlarla avundu. Nihayet Herkes Kendi Evinde ile 2001'de ilk çıkışını gerçekleştirdi. Reklamcı geçmişiyle çelişmesine rağmen, kitlesel eğilimleri fazlaca umursamayan son derece kişisel bir sinema dili benimseyen Kaplanoğlu, Türkiye'de 'film' değil 'sinema' yapmayı seçen az sayıdaki maceraperestten biri. Bu yüzden çeşitli eleştiriler de alan Kaplanoğlu, bu kişisel sinema üslubunu özellikle 2005'te yaptığı Meleğin Düşüşü ile daha da soyut bir mecraya çekti. Fazlasıyla kişisel olması ve senaryosundaki bazı zorlama ögelerin rahatsızlık vermesi bir yana, Meleğin Düşüşü, 'sanat sineması' ve 'ticari sinema' arasında hâlâ bir ayrım gören, sinema sanatı içinde yerinin nerede olması gerektiğini bilen bir yönetmenin vizyonunu yansıttı.
Antalya Altın Portakal Film Festivali'nin bu yılki yıldızı Yumurta, artık yönetmen olarak olgunluk dönemini yaşayan Kaplanoğlu'nun kuşkusuz en başarılı çalışması. Bir üçleme olarak tasarlanan projenin ilk halkası olan Yumurta, Yusuf isimli kahramanın annesinin ölümü üzerine doğup büyüdüğü Tire'ye geri dönüşünü anlatıyor. Nejat İşler'in son derece başarıyla canlandırdığı Yusuf, aslında Türk sinemasının son dönemde sıkça karşımıza çıkardığı 'yabancılaşmış entelektüel' tiplemesine denk düşüyor. Demirkubuz ve Ceylan'ın filmlerinden aşina olduğumuz bu karakter, çevresine karşı donuk, iletişimsiz ve sevgisiz bir büyük şehir insanı. Bu 'kayıp entelektüel' filmlerinde yine sık sık karşımıza çıktığı gibi kahramanımızın adı İsa, Musa ya da (burada olduğu gibi) Yusuf. Nuri Bilge Ceylan'dan sonra, Cem Yılmaz'ın bile heves edip hokkabazlarını turneye çıkarttığı yer olan Çanakkale-İzmir hattı burada da başrolde. Reha Erdem, Yüksel Aksu, Zeki Demirkubuz'un son dönem filmlerindeki gibi 'taşra' masumiyetine övgü, İstanbul'un yabancılaşmış, insansız ortamına, bütün geriliği ve sıkıcılığına rağmen o çocuksu aşinalığı ile tezat mı tezat kasaba yaşantısına duyulan tuhaf özlem yine karşımızda. Pastoral görsel bir şölen, arada ustaca kullanılmış amatör yöre insanları, yolculuk, arınma ve arayış...
Bütün bu tanıdık gelen, belki başka bir sinemacının elinde oldukça vasat bir tekrar tablosu oluşturabilecek öğeler, Kaplanoğlu'nun filminde son derece özgün, kişisel bir boyut kazanarak biraraya gelmiş. Meleğin Düşüşü ile belirgin hale gelen 'soyut' sinema yaklaşımı Yumurta'da gerçekçi öğelerle de birleşerek düzeyli bir kurmaca dünya oluşturmuş. Yumurta, Reha Erdem'in Beş Vakit filmindeki teatral abartılardan uzak, gerçekçi, inanılası ve dürüst bir taşra panoraması çizerken, Nuri Bilge Ceylan'dan da farklı olarak 'kendiliğinden' unsurları, 'yaratı evreni' içinde yeniden harmanlamayı seçmiş. Kısaca Yumurta, Theo Angelopoulos sinemasındaki gibi her karenin tek tek ele alındığı, oluşturulduğu, ama Angelopoulos'tan farklı olarak, bütün bu yaratı eyleminin anlatının sadeliğini, sevilen bir deyimle, 'minimalizmini' bozmadığı pastoral bir senfoni gerçekleştirmiş.
Yumurta'nın diğer 'taşra' ve 'arayış' filmlerinden farklı bir başka yanı, kahramanının mutluluk istemesi ve bunun için atması gereken basit adımı atıvermesi. Günümüz 'entelektüel' sinemacıları, erkek kahramanlarını çoğunlukla yalnızlığa ve nihilizme mahkum ederler. Bir zamanlar büyük gelecek vaat eden bir şairken, umutsuz bir sahaf dükkanına tıkılan Yusuf için akrabası Ayla aslında büyük bir yaşam umududur. Kimsesi kalmayan, taşrada da sıkışıp kalmak istemeyen, büyük şehre gidip yüksek tahsil yapmak isteyen Ayla için de Yusuf bir çıkıştır. Oysa Yusuf, annesinin adağını yerine getirir ve çoğunlukla 'ağır' filmlerde olduğu gibi garip ve anlaşılmaz bir iletişimsizlikle çeker gider. Ama işte orada Kaplanoğlu gerçekten seyircisini şaşırtır. Yusuf köpek ve koyun sürüsüyle geçirdiği, doğayla baş başa kalınca içinde düğümlenen insanlığı yeniden keşfettiği o gecenin ardından eve geri döner. Yaşam umudu kazanır. Sık sık karşımıza çıkan o nedeni anlaşılmaz ve bir türlü aşılmaz gözüken 'iletişimsiz insanlar dünyasında' bu kez iki insan 'anlaşır'. İstanbul Bienali'nin bu yılki temasının da vurguladığı gibi 'iyimserlik' kazanır. Mükemmel sinematografisi ve kusursuz oyunculuk performanslarının yanı sıra Yumurta bu hümanist yaklaşımı ile de dikkat çeker. Ciddiye alınmak için illa da kopuk, sevgisiz ve kötümser finaller kurgulama gereği duyan günümüz sanatçılarının aksine Kaplanoğlu, 'hiç bugünkü kadar sevgiye ve umuda ihtiyacımız olmadığının' farkında olarak bir güzellik yapar izleyicisine.