Miş'li geçmiş bir adamım ben

Bir varmış bir yokmuş... Ben de bir varmışım bir yokmuşum. Çocukların dinlediği bir masalın değil, bu toprakların sahibi olduğunu iddia edenlerin çektiği bir korku filminin figüranıymışım.
Haber: KIVANÇ ÖZCAN / Arşivi

Bir varmış bir yokmuş... Ben de bir varmışım bir yokmuşum. Çocukların dinlediği bir masalın değil, bu toprakların sahibi olduğunu iddia edenlerin çektiği bir korku filminin figüranıymışım. Zaman, sonbahar yapraklarını savurduğu gibi savurmuş beni de... Miş'li geçmiş zamanların içinde hayal meyal hatırlanan bir yüz oluvermişim! Mezarımı kaybetmiş, vücumda işkence izleriyle çırılçıplak ortalıkta kalmışım.
Susmuşum, sesimi kesmişler. Hücrelerde üşümüşüm. Ben üşüdükçe onlar soymuşlar. Soymuşlar ve dövmüşler. Bana benzerlermiş vururken (hatırlamıyorum bile), elleri, kolları, ayakları varmış... Ama bilmiyorum, benden biraz uzaklarmış galiba... Onlar vurdukça aramızdaki benzerlik ellere, kollara ve ayaklara inmiş. Onlar vurmuş ben ölmüşüm. Sonra mı? Sonra da kaybolup miş'li geçmişler mezarlığına atılıvermişim. Adım silinmiş kayıtlardan, ki bunu yıllar sonra gazetelerden öğreniyorum. Ben bir ölüyüm aslında ama gazete okuyabiliyorum. Hadi biraz daha bahsedeyim size kendimden. Bugünlerde canım sıkkın biraz, konuşmam lazım.
Ben bir ölüyüm yukarıda yazdığım gibi. Ülkemde düş kurmanın bedelini kaybolarak ödedim. Mezarım bile olmadığı için aranızda dolaşıyorum hâlâ. Geçtiğimiz yıllarda annemi görmek için Galatasaray Lisesi'nin önüne giderdim. Her cumartesi. İstanbul güneşi insanların içini ısıtırken, ben bir köşede oturur, anneme bakıp ağlardım. Annem de ağlardı. O bana ağlardı. Ben de onun bana ağlamasına. Polisler annemi sürüklediler bir keresinde. Ben o gün bir daha kayboldum! Annemin elinde benim eski bir fotoğrafım olurdu kimi zaman. Yüzüm kansızdı o zamanlar. Daha gözaltına alınmamıştım henüz. Aranızdaydım.
En son bir cemsenin arkasından gördüm gökyüzünü. Griydi. Bir veda havası vardı o gün İstanbul'da. Beni geçirdikten sonra ağlamış, diğer kayıp arkadaşlarım söylediler. Bende ağlayacak gözyaşı kalmamıştı, o yüzden başımı havaya kaldırıp teşekkür ettim sadece. Sonra uzun uzun baktım İstanbul'a. Eski bir sevgili gibiydi! Eksikti ve yaralıydı. Tıpkı içinde kaybolduğum bu ülke gibi. Yanakları yeni gözyaşlarına hazırlanıyordu.
O cemse beni son durağıma götürdü. Bilmiyordum tabii miş'li geçmişlere karışacağımı. Gözlüklerimi, kemiklerimi ve ruhumu parçaladılar sırayla... Bağırdım, haykırdım ama yine de engelleyemedim onları. Yıllar kadar çoktular. Ama vurdukça azaldılar. Ben de kaybolarak çoğaldım ve her Cumartesi, İstanbul'un orta yerinde gülümseyen bir fotoğrafa dönüştüm!
İşte ben buyum. Aranıza karışmış, mezarını arayan bir ölüyüm. Yerde miyim, gökte miyim? Gerçekten hâlâ anlayamadım. O hücreden çıktıktan sonra dağıldım. Soluduğunuz havadayımdır belki de, belki de içtiğiniz suda. Belki de hâlâ kaybetmeye devam ettiklerinizi miş'li geçmişler ülkesinde karşılıyorumdur. Bu ülkede sadece bazılarının bildiği, benim de bildiğim ama söyleyemediğim bir yerdeyimdir belki de. Gözyaşlarınızdayımdır, Kızıltepe'de babasıyla birlikte vurulan çocuğun ufacık bedenindeyimdir, kafasını duvarlara vura vura öldürdüğünüz gazetecinin alnındaki mor renkteyimdir, belki de kamyonlara arkadan çarpan bazı arabaların içindeki adamlara hesap soruyorumdur. Kısacası yıllardır bu ülkenin gizli kapaklı bütün dehlizlerinde kimselere görünmeden dolaşıyorum ben. İçimde yaşayamadığım bir hayatı taşıyarak.
KIVANÇ ÖZCAN: ODTÜ, öğrenci
17-31 Mayıs Gözaltında Kayıplarla Mücadele Haftası
26 Mayıs 12.00, Galatasaray Lisesi önü sembolik beyaz eylem
31 Mayıs 15.00, İHD İstanbul Şubesi önü Kayıplar Fotoğraf Sergisi, 20.30 mumlu oturmla eylemi.