Mitingler ve laiklik

"Tam bağımsızlık" ve "antiemperyalizm"den sonra, mitinglerin tahlilini esas sloganla tamamlayalım: Laiklik.
Haber: BASKIN ORAN / Arşivi

"Tam bağımsızlık" ve "antiemperyalizm"den sonra, mitinglerin tahlilini esas sloganla tamamlayalım: Laiklik.
Mitinglerin temel ayırıcı özelliği, rahat giyinmiş ve rahat davranan kadınlar. Bunlar ilk iki sloganla değil, laiklikle ilgiliydi. Bundan anladıkları da, doğal olarak, kimse karışmaksızın rahat olmaya devam edebilmekti. Nasıl üniversiteye giden kimi kızların başı "laikler" tarafından zorla açtırılıyorsa, onlar da kendi başları "dinciler" tarafından zorla kapattırılır diye korkuyorlar ve buna tepki gösteriyorlardı. Tabii, her korku gibi, bu da onları tutarsız olmaya itti: Akranları kızlara zor kullanılmasını ve kendilerine kullanılmamasını talep ediyorlardı.
Oysa, mitingleri düzenleyenler ve kürsüden konuşanlar kendi içlerinde tutarlı idiler: Korkuları değil, somut hedefleri vardı. Ama, buraya gelmeden önce, konumuzla ilgili temel bilgilere bakalım.
Laiklik ve sekülerlik nedir?
Laik, Latince 'laicus'tan geliyor. 'Clericus'un yani ruhban sınıfının dışında kalan, sokaktaki insan demek. Bunu kullanan devletler, başta Fransa olmak üzere, feodalitenin ve Kilise'nin bir zamanlar güçlü olduğu Katolik ülkeler. Laiklik/laisizm de, dinin etkisini silmeyi hedefleyen devlet politikasının adı. Bu devletler laiklik konusunda daha hassas. Laik de zaten devlete ilişkin bir sıfat.
Seküler, Latince çağdaş anlamına gelen 'soeculum'dan geliyor. Bunu kullanan devletler Protestan ve Anglosakson. Feodalitenin ve Kilise'nin gücünü uzun bir altyapı devrimiyle kırmış olan İngiltere ve ondan türeyen ülkeler (ABD, Avustralya, vb.). Nitekim, İngiltere Kralı VIII. Henry'nin Kilise topraklarını gasp edip soylulara satması yani 'millileştirmesi' olayı, bu gaspın Fransa'da yapıldığı 1789'dan tam 2,5 asır önce. Toplumlarının din etkisinden kurtulmuş olduğunu, devletin değil toplumun bir sıfatı olan seküler (secular) terimiyle ifade ediyorlar. Toplum sekülerleşince sert bir politika olan laisizm gerekmiyor. Buralarda (göçmenlerin dini olan İslam dışında) dinden korku yok.
İkisinin ortak noktası şu ki, dinsel ortamları Katolik ve Protestan diye çeşitlilik (=denge) arz ettiği için devletin karşısına "yekpare" bir din kurumu çıkamamış. Dolayısıyla, toplumun sekülerleşmesi kolay olmuş.
Bizim Türkiye ise bambaşka bir üçüncü tür: Kilise emsali bir İslami kurum tanımamış. Hatta Sünni İslam'ı daima devletin pençesi altında tutmuş (Sultan>Şeyhülislam). Ama feodal yapıyı tasfiyeye ancak bir üstyapı devrimiyle (Kemalizm) teşebbüs edebildiği için dinsel tortular duruyor ve korkutuyor.
Daha önemlisi, dinsel çeşitlilik ortamının yokluğu yüzünden Türkiye, din kurumunu karşısına koskoca bir yekpare blok olarak almış. Neden bahsettiğimizi iyi bilelim: Öyle bir devletin laiklik politikasından bahsediyoruz ki gayrimüslimleri ya öldürerek (1915), ya göndererek (1923), ya korkutarak (1934 Trakya olayları), ya pogromlarla (6-7 Eylül 1955), ya mülksüzleştirerek (1942 Varlık Vergisi, '1936 Beyannamesi'), ya sınırdışı ederek (1964) durmadan tasfiye etmiş. Üstelik, dinsel çeşitliliğin öteki kanadını yani Alevileri de sürekli bastırmış, sisteme zinhar almamış ve hatta pogromlarla öldürülmelerine seyirci kalmış: 1978 Kahramanmaraş, 1979 Çorum, 1993 Sivas.
Böyle bir laiklik politikası, başarısız olmak için yoğrulmuş sanki. Devlet bir yanda, dağ gibi Sünni İslam bir yanda. Tabii ki sürekli zor kullanacak. Zora kaldın mı, bil ki mağlupsun.
Lahasümüt
Dönelim mitinglere. Bu durumda beklersiniz ki kürsüdekiler bu 'yekparelik' durumundan rahatsız olsunlar. Sünni İslam'ın bir miktar dengelenmesi için dinsel çeşitlilik talep etsinler. Üstelik, dünyadaki tüm laikler gibi insan ve azınlık haklarını savunsunlar.
Çok beklersiniz. "Din elden gidiyor" diye bir açıklama var, sanırsınız şeriatçılar söylemiş. İmza: Rahşan Ecevit. Bunu 'Rahşan elden gidiyor' diye espriyle geçiştirseniz, yani "sesini benzetseniz", bu sefer "Hıristiyan misyonerliği başını alıp gitmektedir" ve "Elimize bedava İncil tutuşturuluyor"ları ne yapacaksınız? Bu son ikisi Vakit gazetesinin başmakalesinden değil, Prof. A. Işıklı'nın Tandoğan ve İzmir nutuklarından. Yine İzmir mitinginde aynı hoca, Hrant'ın cenazesinde "Hepimiz Ermeniyiz" diyenleri kınıyor. Acaba dünyanın herhangi bir yerinde, tehdit saydığı egemen dini zayıflatmak için, onun rakibi olan azınlık dinine saldıran laikler var mıdır?
Bu acayipliğin çok net iki sebebi var: 1) Bu 'laikler' aslında Millet-i Hakime ideolojisinin militanları. Kafalarındaki Türk falan değil, farkında olmadan LAHASÜMÜT. Laik olmak şartıyla Hanefi, Sünni, Müslüman, Türk (bkz. "2007: Korku ve Umut", Radikal İki, 29.04.2007). 2) Bu "laikler" aynı zamanda ödün vermez birer "tam bağımsızlıkçı" ve "antiemperyalist". Katledilen gayrimüslimler ve papazlar bizi sömürgeleştirmek isteyen emperyalist Batı'nın ajanları oluyorlar.
2007'deki "laiklik"i anlayabilmek için şu tahlileri yapmak lazım.
1) "İki tür küçük burjuvazi" ayrımı: Devamlı bir 'orta sınıf' terimidir gitmekte ama, bendeniz Marksist terminolojiyle yetiştim. Küçük burjuvazinin iki kanadı vardır: Okumuş ve Okumamış. Birincisine "aydın" diyoruz, ikincisine de "esnaf". Okumuş olanının illâki üniversite tahsilli olması şart değil, ama hayatını sermayesi yerine okumuşluğuyla kazanması şart. Eşim Feyhan'ın eczacılıktan sınıf arkadaşının diş hekimi kocası bugün baba mesleği olan fırıncılık yapıyor; ikinci türe girer. Bugün bize "laik-dinci" kavgası diye takdim edilen olay işte bu ayrımla ilgili. İkincilerin zavallı saçmasapanlıkları yüzünden öyle algılanıyor ama, temelde dinle ilgisiz. İki sebepten:
Birincisi, bu kavga bu iki kanadın iktidar mücadelesi. Yani sınıf-içi bir sınıf kavgası. Eğer çok isterseniz, bir kentli-kasabalı veya merkez-çevre itişmesi. 'Kemalist' dediğimiz yerleşik ve eski seçkinler bir yanda, AKP'nin temsil ettiği yeni seçkin olmak için yanıp tutuşanlar diğer yanda. Molière yerleşik ve eski seçkinler olan aristokrasi karşısında aşağıdan güldür güldür gelen ve kendine 'güneşte bir yer' isteyen 'kıro'ları Kibarlık Budalası gibi başyapıtlarla aşağılamıştı. Molière çıkarmak zor; jogging yapan bir başıbağlı görünce dudak bükmekle idare ediyoruz.
İkincisi, mesele 'din'i kullanmaksa ikisi de kullanıyor: 'Dinci'ler Sünni İslam'ı, diğerleri de ulusalcılık denen laik din'i. Hatta, birinciler ikincilerden çok daha hızlı evriliyor!
Bu arada da büyük burjuvazinin derdi, aman bunlar çekişirken ipi koparmasalar bari...
2) "Düzenleyenler ile katılanlar" ayrımı: Katılanlar, özellikle kadınlar, fiesta kültürü olmayan bu ülkede ilk kez fiestaya çıktılar. Alınlarında "İzindeyiz" bantları, yüzlerinde Atatürk maskeleri, bayrağı harmani gibi sarınarak, marşlarla, şarkılarla. Amaçları, korkudan kurtulmak.
Düzenleyenlerin amacı tam tersi: Korkuyu sürdürmek. Bu sayede laiklikle kitlelere, ulusalcılıkla aydınlara tahakküme devam. Gayrimüslimi, Kürt'ü, AB'yi, Batı'yı düşman ilan ederek. Bizi sömürge yapıyorlar, diyerek. Darbe yapılamayacak kadar gelişen bir ülkede müdahale'nin yeni "meşruluk" temelini "Koruma-kollama"dan mecburen "Meydanlarda toplanan Atatürkçü milyonlar!"a kaydırmaya çalışarak...