Mitingler ve sokakta siyaset

1 Mayıs mitinginden sadece 24 saat önce, Türkiye'de eylemler ve eylemler üzerindeki polis denetimi hakkında yıllardır yapmış olduğum tespitleri gözden geçirmem gerektiğini düşündüm. Bunun en önemli nedeni de, çeşitli düzeylerden...
Haber: AYŞEN UYSAL / Arşivi

1 Mayıs mitinginden sadece 24 saat önce, Türkiye'de eylemler ve eylemler üzerindeki polis denetimi hakkında yıllardır yapmış olduğum tespitleri gözden geçirmem gerektiğini düşündüm. Bunun en önemli nedeni de, çeşitli düzeylerden devlet görevlilerinin özellikle son dönemlerde kolektif hareketlere ve sokak protestolarına ilişkin teşvik edici tavrı ve sözleri. Bu görevlilere ordu bürokrasisi de dahil... Gerçi bu teşviklere son 20 yılda dönem dönem tanık olmadık değil. Güneydoğu ve Doğu Anadolu bölgelerinde devlet destekli düzenlenen 'PKK'yı tel'in mitingleri'nde, Annan Planı çerçevesinde Kıbrıs'taki referandum sürecinde, vs. "sokak" teşvik edilen bir mekân ve eylem biçimiydi. Oysa Türkiye tarihine baktığımızda, devletin güvenlik görevlilerinin, özellikle de polisin sokak gösterilerine ilişkin algısı, iç ve/veya dış düşmanla özdeşleştirilen, caydırma ve korku politikalarının uygulandığı bir alan kavrayışına dayanıyor. Türkiye'de sokak eylemleri henüz olağan bir katılım biçimi olarak kabul görmüyor. Hatta kamu politikalarını etkilemek anlamında bir siyasal katılım biçimi olduğunu söylemek de çok güç. Daha çok, farklı politik grupların siyaseten varolduklarını göstermenin bir aracı. İlk bakışta 14 Nisan Tandoğan, 29 Nisan Çağlayan ve 13 Mayıs İzmir Cumhuriyet Mitingleri bu tespitleri geçersizleştirir gibi görünüyor. Oysa yüzeysel olmayan bir bakış durumun böyle olmadığı kanısını kuvvetlendiriyor.
"Sokak siyaseti", hükümetin ya da devletin başka kurumlarının -örneğin ordunun- çıkarına uygun düşüp düşmemesine göre iyi bir şey olarak teşvik ediliyor ya da bölücü işi olarak sunuluyor. Bu konuda Cumhuriyet mitingleri, devlet içindeki ayrışmaları göstermesi bakımından ilginç eylemler. Bu mitinglere kadar devletin çeşitli kurumları eylemlerin olağan katılım biçimi olmadığı konusunda adeta 'tek ses' iken, Cumhuriyet mitingleri gündeme gelince iktidar bloğu çatladı. "Cumhuriyet mitingleri" hükümet tarafından 'bölücü işi' olarak gösterilmese de, 'bindirilmiş kıtalar' etiketini yemekten kurtulamadı. Öyle ki, Tayyip Erdoğan 1 Mayıs gecesi yaptığı basın açıklamasında, gerçek demokrasinin ancak seçimlerle gerçekleşebileceğini, bu tür mitinglerin millet iradesini gösteremeyeceğini söylerken aynı zamanda sokak eylemlerine ilişkin anlayışını da ortaya koyuyordu: Sokak protestosu normal bir katılım biçimi olamaz! Sonuçta en kalabalık mitingler bile belli bir oranda yurttaşın katılımına olanak tanırken, seçimler, seçme hakkına sahip tüm yurttaşlara katılma olanağı sunar. Erdoğan'ın sözlerinin arkasında da bu düşünce olsa gerek.
İyi göstericiler
Cumhuriyet mitinglerine sadece 'yönlendirilmiş' kişilerin katıldığı,
'gerçek halkın' katılmadığı düşüncesinde olsa da, AKP hükümetinin bu eylemleri engellemesi ya da dağıtması kolay göğüslenebilir görünmüyor. Ordunun bu eylemlere açık desteğinin olması bir etken. Orta sınıf ve radikal unsurlardan arındırılmış katılımcı profili de bir diğer etken. Bu tür bir eylemci profili polis tarafından "iyi gösterici" olarak adlandırılıyor. Bu nedenlerle Cumhuriyetçi mitingler, katılanların dayak ve gözaltı kaygısı taşımadan miting alanına gitmeleri anlamında, korkudan arındırılmış mitingler olarak adlandırılabilir. Toplumsal hareketler tarihimize baktığımızda 'korkudan arındırılmışlığın' hiç de öyle azımsanabilir bir şey olmadığı açık. Risk azalınca katılım da artıyor. Orta sınıfın "bayrama gider gibi" gönül rahatlığıyla mitinglere gitmesinin hiç değilse nedenlerinden biri bu olsa gerek. Diğer sokak eylemlerinde göremediğimiz insan profillerinin bu eylemlerde yer alması da "riskin en az düzeyde olması"yla yakından bağlantılı. Oysa riskin yüksek olduğu birtakım başka miting ya da gösterilerde bu eylemci profillerini görmek olanaksızlaşıyor.
Çağlayan mitinginden çok değil, iki gün sonra düzenlenen Taksim 1 Mayıs mitinginde katılımın riski çok yüksekti. Eylemci profili de aynı değildi zaten. Kutla(yama)malar, devletin güvenlik güçlerinin öfke seline dönüştü. Ortalık tam bir savaş alanına döndü. İstanbul Valisi Muammer Güler tarafından dile getirilen en temel gerekçe yıllardır duymaya alışkın olduklarımızdan: "İzinsiz gösteri düzenlendi". Vali Türkiye'de gösterilerin izne bağlı olmadığını, söz konusu düzenlemenin bildirim olduğunu ya bilmiyor ya bilmek istemiyor ya da sözcüklerini seçmede son derece özensiz. Ayrıca polis arşivleri valinin bu gerekçesinin ne kadar dayanaksız olduğunu da gösteriyor. Zira ülkemizde düzenlenen eylemlerin büyük çoğunluğu bildirimsiz eylemler. Polis bunların çoğuna müdahale etmiyor. İyi ve kötü gösterici ayrımı yapıp sopasını ona göre gösteriyor. Bu yıl Taksim'deki eylemcileri kötü addetti, son yıllardaki en faşizan yüzünü gösterdi. Alanlar emekçilere açılmadı. Oysa kitleleri kucaklayan bir sol partinin yokluğunda, alanlar emekçilerin kendilerini ifade edebilmesinin yegâne araçlarından biri. Ama bu araçtan mahrumlar. Böylece hiçbir alanda temsil edilemeyen bir kitle kalmış oluyor geriye...

AYŞEN UYSAL: Yrd. Doç. Dr., Dokuz Eylül Üni.