Mrs. Robinson'lar...

"Beni baştan çıkartmaya mı çalışıyorsunuz Robinson"... Bu tanıdık repliği bir The Graduate/Aşk Mevsimi'nde Dustin Hoffman, Anne Bancroft'a yöneltti, bir de bu hafta gösterime giren yeni Amy Heckerling filmi...
Haber: ERMAN ATA UNCU / Arşivi

"Beni baştan çıkartmaya mı çalışıyorsunuz Robinson"... Bu tanıdık repliği bir The Graduate/Aşk Mevsimi'nde Dustin Hoffman, Anne Bancroft'a yöneltti, bir de bu hafta gösterime giren yeni Amy Heckerling filmi I Could Never Be Your Woman/Kadının Olamam'da Paul Rudd, Michelle Pfeiffer'a (referans mahiyetinde)... İki filmi birbirine bağlayan ise malum olgun kadın-genç erkek meselesi.
Gerçek hayatta denk gelindiğinde ufak çaplı birer skandal olarak addedilen ilişki çeşitlerinden. Pınar Altuğ-Yağmur Atacan birlikteliğinin Televole aleminde yarattığı sarsıntıyı boşverin. Demi Moore-Ashton Kutcher beraberliğinin hâlâ hafızalarda taze olan yankıları, durumun uluslararası bir düzeyde alaya alındığının kanıtı.
Hollywood da malum yaşlı aktrisleri öğüten bir sistem olarak biliniyor. Ya da 40'ına varmış aktrisleri, (Hollywood dışında hiç de lafı edilecek bir yaş olmamasına rağmen) sık sık yaş konusunda karşı cinsteki meslektaşlarına nazaran ne kadar şanssız olduklarından şikayet ederken görüyoruz. (Kaynak: Searching for Debra Winger/Kayıp Aranıyor: Debra Winger/yön: Rosanna Arquette) Haklılar da. Artık eskisi kadar tatsız değil durum belki ama aktrisler orta yaşa merdiven dayadı mı, ya anne rollerine ya uyumsuz kadın karakterlerine talim etmek durumunda kalıyor. Üçüncü seçenekleri, kendilerinden genç adamlarla beraber olan yaşı geçkin kadın karakterler ise, onların karakter yelpazesini kısıtlayan anlayışın perdeye gelmesine vesile oluyor. Yani gerçek hayatta, partnerleri kendilerinden genç olan kadınlar nasıl algılanıyorsa perdede de aynı kadere mahkumlar. Ya komediye kaynaklık ediyorlar ya cezalarını buldukları trajedilere.
Bayan Robinson'a reva mı?
İlk örneğimiz Aşk Mevsimi'ni ele alalım. Kızının erkek arkadaşıyla ilişkiye giren bayan Robinson karakteri, devrin liberal Hollywood'unun şahikası filmin burjuvaziye yönelttiği eleştirilerden en çok nasiplenen karakter. Filmin özgürlük çağrısını, cinselliğinden vazgeçmemiş orta yaşlı bir kadını yadırgayarak yapması biraz çelişkili değil mi? Peki ya Billy Wilder'ın Sunset Boulevard/Sunset Bulvarı? Bu kara film klasiğinin mumya kadını, eski film yıldızı Norma Desmond da (Gloria Swanson) genç bir erkeği, William Holden'ın canlandırdığı senarist Joe Gills'i ağına düşürüyor. Yaşı yaşına uygun genç bir kadına âşık olup da Norma Desmond'ın pençelerinden kurtulamayan talihsiz senaristin buhranlarına hangi seyirci ortak olmadı ki?
Ama bu filmlerin kadın kahramanlarına haksızlık ettiğini iddia etmenin kendisi başlı başına bir haksızlık olurdu. Sırf Anne Bancroft ile Gloria Swanson'ın performanslarını layıkıyla perdeye getirmiş olmaları bile bu filmleri aklar. Zaten bazen filmler, hikâyeden de, onları üretenlerden de bağımsız anlamlar barındırabiliyor. Yıldız oyuncular, filmlerin taşıdığı anlamı çeşitlendiren baş unsurlardan. Yoksa genç erkeklerin gönlünü çelen kadınları "güçlü" kadın yıldızların canlandırması bir tesadüften ibaret olurdu. Örnek The Roman Spring of Mrs. Stone/Roma'da Bahar'da Warren Beatty tarafından canlandırılan jigoloyu kendine âşık eden Vivien Leigh. (Filmin 2003 yılındaki yeniden çevriminde aynı karakteri Helen Mirren devralmış) Tea and Sympathy/Çay ve Sempati'de "hanım evladı" bir öğrencinin içindeki erkeği çıkarmaya çabalayan Deborah Kerr de bu külliyatın atlanmaması gereken isimlerinden. Bir de Hal Ashby'nin kült filmi Harold & Maude'da intihara meyilli bir ergene yaşama sevinci aşılayan 70'lik Ruth Gordon var.
Yeni bir şeyler?
Hollywood yıldızlarıyla sınırlamayalım, Yeşilçam'a kadar gelelim. Hayallerim, Aşkım ve Sen'de sırf hayaliyle genç bir erkeğin gönlünü çelen emektar film yıldızı rolünde Türkan Şoray, (bir de Nihavent Mucize var) ve Fahriye Abla'yı vücuda getiren Müjde Ar, bu tarz rollerin nasıl oyunculara verildiğinin esaslı örneklerinden.
Ama anlaşılan artık yaş farkı gözetmeksizin aşk yaşamak için illa eski bir film yıldızı ya da gözalıcı, gerçeküstü bir karakter olmak gerekmiyor. Something's Gotta Give/ Aşkta Her Şey Mümkün'de kızının orta yaşlı sevgilisi Jack Nicholson'ın gönlünü çelen Diane Keaton, yeni örneklerden biri. Keaton, Nicholson'ın genç kadın merakına yarı yaşındaki Keanu Reeves'i kendine âşık ederek cevap veriyordu. Kadının Olamam'da da Michelle Pfeiffer, hafif pasaklı, kendine güvenemeyen, pek de egzantrik bir tarafı olmayan, 40'larında bir kadın. Kuruntularına, başında dırdır eden doğa anaya (Tracey Ullman) rağmen kendinden 10 yaş küçük Paul Rudd'ı tavlıyor. Acaba filmin Hollywood'u mesken tutmasından (Michelle Pfeiffer bir gençlik dizisinin yapımcısı, Paul Rudd ise dizinin yeni starı) kaynaklı eleştiri dozu da 40'ını deviren aktrislerin kaderinde bir dönüşümün haberini mi veriyor?