Muhafazakârlığın cemre düşmüş hali

Şimdi artık muhafazakârlığın, "merkez"de pozisyonlanabilmesi için, başka bir güçlü bağa, başka bir vicdana ihtiyacı var
Haber: SALİH UZUN / Arşivi

Bir iki yıl evveldi sanırım, yine bu gazetede –Radikal İki’nin çevre sayfasında- okumuş ve not etmiştim bir kenara. Toroslar’da yaşayan, Anadolu’nun son göçerleri Sarıkeçililer’in kadın lideri, HES’ler yüzünden tabiatın tahrip edilmesine karşı çıkarken şöyle diyordu: “Keçiler dua etmezse şu dağlarda bir tek ot bitmez. Otlar dua etmezse gökten bir tek damla yağmur düşmez. O yüzden tüm canlılar bizim için birdir. Keçim neyse oğlum da odur, dağ da odur, su da odur.” Fazla söze ne hacet… İlim başka, irfan başka. Her canlının birbiriyle olan yaşamsal irtibatı, bu kadar net, bu kadar saf, bu kadar çarpıcı anlatılır.
Nerde bizde o kadının “bütün canlılar”a saran irfanı! Biz bütün canlıları değil, “bütün insanlar”ı içine alacak bir muhabbet halkasını bile kuramıyoruz. Hadi ondan da geçelim, sadece “bu ülkenin bütün insanları” derken bile cama bakmadan yapamıyoruz. “74 milyondan feda edebileceğimiz tek bir kişi bile yok” diyemiyoruz. “Dili, dini, mezhebi, meşrebi, kılık-kıyafeti, bölgesi, etnik kökeni, örfü, âdeti ne olursa olsun tek bir kişi bile” demiyoruz, diyemiyoruz. Muhafazakârlığımız mı engel oluyor? 

Muhafaza etmek
Halbuki muhafazakarlık, beraber yaşamayı yücelten değerler üzerine kuruludur. “Klasik”inden “modern”ine her türden muhafazakârlığın özünde, toplumsal huzur ve barışın temini için “muhafaza” edilmeyi hak eden değerler var. Tarihin süzgecinden geçmiş değerler...
Bugün ülkemizde muhafazakârlık, temel bir problemle karşı karşıya. Değerler artık sadece hamasi nutukları “parlatma” vazifesini üstlenmiş. Muktedirlerin itaat ettikleri tek şey, kendi kibirleri olmuş. Kibir bakışları, duruşları, çıkışları, elleri, dilleri, sözleri esir almış. Kraldan fazla kralcıların koro halinde attıkları iktidar sarhoşluğu naralarının sebep olduğu uğultu, farklı kesimlerin birbirlerini bırakın anlamayı, duymalarını bile engelliyor. Herkes kendi kampına çekilmiş, ince ince savaş taktikleri geliştirmeye çalışıyor. Herkes kendi cephesine çekilmiş karşıyı gözetliyor. Herkes sipere yatmış.
Hal böyle olunca da, toplumların çok uzun aralıklarla yakaladıkları yenilenme, tazelenme, muhasebe yapma, varsa –ki var- yaraları sarma ve belki de helalleşip kucaklaşma fırsatları kaçıyor. Göz göre göre hem de. 

Büyük fırsat
Ece Temelkuran’ın önerdiği “Büyük Tanışma”yı ciddiye almalıyız. Üzerinde düşünmeliyiz. Çünkü tam zamanıdır. Bu ülkenin “tüm insanları”nın birbirini tanımasının tam zamanıdır. Birbirimizin endişelerini, korkularını anlamanın tam zamanıdır. Şimdiye kadar yaşanan mağduriyetler var, halen yaşananlar var, kadermiş gibi duranlar/dayatılanlar var. 

‘Cemre düşsün’
Havaya, suya, toprağa düştü cemre. Artık zamanıdır. Siyasetimize de düşsün. Yüreklerimize de düşsün. Nutuklarımıza, yasalarımıza, anayasamıza da düşsün. Muhafazakârlığımıza da cemre düşsün. İklim yumuşasın. Dilimiz yumuşasın. Kalplerimiz yumuşasın. Öfkemiz değil, vicdanlarımız kabarsın. Öyle olsun ki, herkes kendi pozisyonunu gözden geçirebilsin. Kendini yeniden tarif edebilsin. Bu yazıyla murad edilen de böyle bir deneme aslında. “Yeniden tarif” denemesi… 

‘Vicdani muhafazakârlık’
Merkez sağ alanda siyaset yapmış biri olarak, bugünlerde cılız da olsa var olduğunu düşündüğüm taze ve saf bir politik dil tutturma arayışlarına katkıda bulunmayı deniyorum. “Merkez sağı”, kısaca ve kabaca, “siyasal tutum olarak muhafazakâr, iktisadi yaklaşım olarak liberal” diye tanımlayabiliriz. Zaten muhafazakârlığın -ve sağın- diğer formlarından “merkez sağ”ı farklılaştıran da işte bu liberal politikalar üzerinden “merkez”le kurduğu “irtibat”.
Artık öyle bir zaman içinde yaşıyoruz ki, toplumsal barış ve ortak yaşamın gerekleri/koşulları değişti. Şimdi artık muhafazakârlığın, geniş bir tabana basabilmesi yani “merkez”de pozisyonlanabilmesi için, liberal politikalar dışında -yahut onlara ilave olarak- başka bir güçlü bağa (bence vicdana) ihtiyacı var.
Artık “vicdan”ı hâkim kılmaya ihtiyacımız var. Demem o ki, bugün artık başka tariflere ihtiyaç var. Başka bir dile ve başka bir siyaset yapma adabına ihtiyaç var. Sarıkeçili yaşlı kadından almamız gereken ders çok net: Birimizin yaşamı diğerine bağlı ise, kimseye uzak duramayız. Birimiz adaletsizliğe uğrarken, hiçbirimiz adil bir şekilde yaşayamayız.
Artık empatiyi aşan bir duyguya, “vicdan”a ve onu hâkim kılmaya ihtiyacımız var. Çünkü vicdan eşitlikçidir, vicdan herkesi bir tutar, herkese aynı bakar ve herkesle eşit konuşur. Vicdan adildir. Vicdan merhamet(li)dir. Vicdan şefkat(li)dir. Vicdan, kısık seslidir ama onun sesi her şeyden güçlüdür. Onun sesine kulaklarımızı kapatamayız, onun sesine uymadan edemeyiz, onun sesini duymadığımız her seferinde zorba ve zalim oluruz. Vicdan, bizim kim olduğumuzu belirler. Vicdana arkamızı dönemeyiz.
Türkiye ’de vicdanın sesi kayboldu. Tahammülsüzlük ayyuka çıktı. Her tarafta, her cenahta… Tabii muktedir olanla muhalif olanın tahammülsüzlüğünü, doğurabileceği neticeler bakımından aynı kefeye koyacak kadar vicdansızlık yapacak değilim.
Meramım şu: Herkes kendi tutumunu, kendi pozisyonunu, kendi hayata bakış biçimini, kendi ideolojisini “vicdan”la buluşturmalı. Benim kendi zaviyemden önerdiğim, “vicdani muhafazakârlık”.
Vicdani muhafazakârlık, muhafazakarlığın cemre düşmüş halidir. Vicdan sahibi insanın temel değerleri ile hayatı algılaması ve yaşamasıdır.
Daha hayattan örneklerle anlatalım: Vicdani muhafazakâr, “anadil” dendiği zaman apışıp kalmaz. Her insanın doğuşuyla birlikte sahip olduğu haklarının varlığına iman eder ve bunların kullanılmasını engelleyen tüm beşeri buyrukları hükümsüz hale getirmeyi görev bilir. Vicdani muhafazakâr, Hrant Dink’in katledilişine zerrece müsamaha beslemez, besleyemez, hafifletici nedenler arayamaz. “Ama o da Türklüğe hakaret etmişti” diye zırvalayamaz. Hele hele “Hepiniz Ermenisiniz, Hepiniz P.çsiniz” cerahatinin kokuttuğu alanda saniye bile duramaz. 

Eyvallah
Vicdani muhafazakâr, Malatya Zirve Yayınevi vahşetini, “misyonerlik faaliyetlerine karşı toplumun kendi geliştirdiği bir refleks” falan diyerek anlamaya çalışamaz. Önce “vahşettir” der, sonra yine “vahşettir” der, ikisinin arasında da, o süslü püslü kelimelerle tespit ettiği “refleks”i köreltmek için ne gerekiyorsa onu yapar.
Vicdani muhafazakâr, konu Dersim olunca, “nasıl olsa failleri benim siyasi atalarım değil” düşüncesiyle/rahatlığıyla, geçmişimizdeki bu ayıpla yüzleşme çağrısını “cûş-u hurûş içinde” yapmaz. Çünkü bilir ki, bu edayla yapılan davete hiçbir muhatap icabet etmez ve böylelikle toplum bir fırsatı daha ıskalamış olur. Vicdani muhafazakâr, konu Sivas olunca da, sesini kısmaz. Lanetlerken ıkınıp sıkılmaz. Zaman aşımı falan tanımaz. Ne yapar yapar, o zamanı aştırmaz.Başka örnekler de sayabiliriz peşi sıra...
Ama biri de çıkıp “Kardeşim ne diye hep muhafazakâr sağ siyaset üzerinden anlatıyorsun vicdanlı olmayı. Ben ilerici/solcuyum. Vicdan dediğin solculuğun ta kendisidir” derse, ne mi derim? Mutlu olurum, çok mutlu olurum. “Eyvallah” derim. Eyvallah. 

SALİH UZUN:  ANAP Eski Genel Başkanı, DP Eski Genelbaşkanvekili