Müslüm sevgisi 'devletleştirilebilir' mi?

Müslüm sevgisi 'devletleştirilebilir' mi?
Müslüm sevgisi 'devletleştirilebilir' mi?
Halkın Neşet Ertaş'a, Müslüm Gürses'e, Ahmet Kaya'ya gösterdiği teveccühün, siyasal iktidara tahvili arzulanıyor. Ama unutulan yalın bir hakikat var: Bu üç şarkıcı da devletle aralarındaki mesafe yüzünden sevildiler
Haber: ORHAN TEKELİOĞLU* / Arşivi

Erken Cumhuriyet dönemi kültür siyasetlerinin kültürle ilişkisi “yukardan aşağıya” doğruydu, “halkçılık” diye kullanılan sözcüğün frenkçesiyle, düpedüz popülistti. Milli kültür, devlet elitinin kendini kültür eliti olarak da ilân etmesiyle, yukarıdan aşağıya doğru kurulacak olan bir kamusal faaliyet olarak tasavvur edildi, birbiri ardına “inkılâplar” (musıki, dil vb.) gündeme geldi, dolaşıma sokuldu. Sokağın, şehrin halkın zevkine, yani popüler kültüre ne rağbet edildi ne de önem verildi. “Görülmeyince”, “önemsenmeyince” yok olunacağı ya da devletin tasavvuruna uyacağı sanılan popüler kültür, 50’li yıllara, yani Anadolu’dan şehirlere yönelecek büyük göç dalgasına kadar şehir mekanında kendi küçük mecrasında hayat bulabildi. Alafranga ve kozmopolitti o devrin popüleri. Anadolu insanı şehirlere akmaya başladıktan sonra ise, popüler kültür değişmek, gelenlerin “zevkleriyle” hemhâl olmak, devletin “garpçı” anlayışıyla cebelleşmek, melezleşmek zorunda kaldı. “Aşağıdan yukarıya” doğru kuruluyordu artık oyunun denklemi. Alaturkaydı artık popüler, arabesk cenahındaysa basbayağı muhalif.

Devletleştirme

Bu uzunca girişi son döneme damgasını vuran iki cenaze töreninden ötürü yapma gereği duydum. Gerek Neşet Ertaş’ın, gerekse Müslüm Gürses’in cenaze törenlerinde başka bir “devlet refleksiyle” karşılaştık. Önemseyen, popüleri kâle alan bir yaklaşım. Devletin resmi kültür anlayışını asla temsil etmeyen bu iki müzisyenin (neticede her ikisinin de radyoda çalınması yasaklı şarkıları vardı) cenazelerinde bakan düzeyinde temsiliyetten, muhalif liderlerin demeçlerine, katılımına kadar bu yeni yaklaşım iyice belirginleşti. Açıkça yazmak gerekiyor; ölümlerinden sonra hem Neşet hem de Müslüm Baba simgesel düzeyde, kamusal algıda “yükseltilmeye”, “devletleştirilmeye”, neredeyse milli kültüre eklenmeye çalışıldı. Ulusal kanonda olmalarına itirazım yok zaten, vurgulamak istediğim, devletin siyasal elitleriyle bu işi tescile soyunması. Aslında Neşet’te tüm çabalar boşa çıkmıştı. Kendisine verilen “devlet sanatçısı” unvanını reddetmiş, parada pulda asla gözü olmamış, dünya malına sırtını dönüp bir abdal gibi yaşamış, öylece de göçüp gitmişti. “Devletli” bir şehir cenazesine aile izin vermedi, memleketine götürüldü. Cenazede göze batan, sevenlerinin canını sıkan tabutunda kocaman harflerle sırıtan “Kırşehir Belediyesi” yazısıydı, o kadar.

Baba’nın evlatları

Baba’nın cenazesinde durum ne yazık ki farklıydı. Devlet töreni olmasa da, simgesel olarak benzer bir protokol uygulandı. Cemal Reşit Rey’de başlayan, “mutena” semtin (Teşvikiye) camisinde kılınan namazla süren, Zincirlikuyu’da toprağa verilmeyle neticelenen protokol. Ancak son halkasına katılabildi Baba’nın “evlatları”, yolda “sosyete uyuma, Müslüm Baba geçiyor!” diye bağırdılar, mezarlıkta tabuta dokunabilmek için birbirlerini iteklediler, arbede çıkardılar. O çocuklar, konserlerde de sahneye koşar, korumaların onları sahneden aşağıya atacağını bile bile babalarının beyaz kostümüne kanlarını bulaştırmak için çırpınırlardı. Ne çabuk unuttuk değil mi, kendini jiletleyen çocukları? Şimdilerde rap-arabesk dinleyen, belki bir kısmı “apaçi” kıyafetleriyle şehrin merkezinde arzı endam eden, çoğu hâlâ şehrin kenar semtlerinde yaşayan, sanayide çıraklık yapan, kışın ayazında midye toplayan, ayakkabı parlatan, işportada kaset, saat satan çocukları. Arabeskin üçüncü kuşağı onlar. İlk kuşağı bilmeden nasıl anlayacağız ki zaten arabeskin hikayesini? Baba, evlatları için hâlen bir model, bir ümit, bir çare.

Sıfırdan zirveye

Müslüm’ün hayat hikayesine bakınca ipuçları da kendini ele veriyor zaten. Güneydoğu’nun bir köyünden için Adana’ya göçecek olan çok fakir bir ailenin çocuklarından biriydi Müslüm, müziğe olan yatkınlığıydı tek sermayesi. Babası da saz çalar, türkü okurmuş. Henüz 12 yaşında sahnenin tozunu yutmaya başlamış Müslüm, başka işlere de girip çıkmış bu arada; terzide, kundurada çıraklık yapmış, ayakkabı boyamış, ilkokul son okulu olmuş. Yine de “şanslıymış”, bir yandan Halkevi’ndeki kurslara katılıp müzik bilgisini geliştirebilmiş, yarışma kazanmış, sonunda Adana Radyosu’nda stajyer “mahalli sanatçı” olmuş. Yıl 1967, yaş 14, ilk plak bir yıl sonra. Para yetmemiş besbelli, ne yapsın, şansını İstanbul ’da aramaya karar vermiş, göç etmiş. Birkaç başarısız 45’likten sonra ilk patlama, ‘Sevda Yüklü Kervanlar’ (Bir Ahmet Sezgin klasiği), yıl 1969, henüz 18 yaşında bile değil, ama artık “ümit vaat eden” bir arabeskçi. Sonra askerlik, sonra pavyon şarkıcılığı, halk konserleri, filmler ve çevre kültüründe perçinlenen bir ün. Bu yükseliş hikayesinin ilginç yanı, “sıfırdan” başlayan bu adamın geldiği dünyayı, insanları asla unutmamasında. Samimiyet ve mütevazılık, halkın indinde yer alabilmek için iki anahtar kelime. Akıllı yapımcılar sayesinde, şehrin merkezi kültürüyle bir on yıl kadar önce buluşmuş, sınıf atlamış, safkan hayranlarını üzmüş de olsa, hâlâ sevilebilmesini, başka nasıl açıklayacağız?

Devletle mesafeliydiler

Neşet’e, Müslüm’e, son dönemde ismi sıkça zikredilen Ahmet Kaya’ya gösterilen “ihtimamın” ardında ilginç bir siyasal akıl var. Halkın bu sanatçılara gösterdiği teveccühün siyasal iktidara tahvili arzulanıyor. Ama unuttukları yalın bir hakikât var: Bu üç şarkıcı da devletle aralarındaki mesafe yüzünden sevildiler. Popüler kültürü sermayeyle terbiye edebilir, kahramanlarının bir kısmını kendinize yakınlaştırabilirsiniz, amenna! Ama ne fayda? Devletle yakınlık hissi rahatsızlık yaratır popüler cenahta, sevenler anında soğur, ışığı söner starların.
* Bahçeşehir Üni.