Mütekabil hayat, oh ne rahat!

Mütekabil hayat, oh ne rahat!
Mütekabil hayat, oh ne rahat!
Ulus-devletlerin hepsinin karnesi, iş insan haklarına ve adalete geldiğinde, birbirinden zayıf notlarla dolu
Haber: KARİN KARAKAŞLI / Arşivi

Demokratikleşme paketi içerisinde izine rastlanmayan Heybeliada Ruhban Okulu, yeni polemiklerin malzemesi olarak karşımıza çıktı. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan , grup toplantısında ve sonradan katıldığı bir televizyon konuşmasında tarihi okulun bitmeyen çilesini, Atina’da hizmete girmeyen iki caminin kaderiyle bağlantılı hale getirdi. Durumun iç alemimdeki tezahürünü anlatmak için o güzelim şarkının nakaratını ufaktan uyarlamak yeterlidir: “Yine mi mütekabiliz, yine mi çiçek/Hamdolsun!”
11 yıl içinde 17 bin kilometre bölünmüş yol yapıldı, denecek laf yok ama kemikleşmiş devlet siyasetinde adım atmaya geldiğinde bir dönemin en büyük mağduriyetlerini yaşamış, sistem muhalifi bir parti de tökezleyebiliyor. Elbette pragmatik açıklaması vardır; iç siyasi dengeleri gözetmek gerekir ama ben söylem ve eylemde fena halde eskileri anımsatan bir yaklaşımı güven verici bulamıyorum.
Başbakan doğrudan ‘mütekabiliyet’ kavramını kullanmadı ama ifadelerden çıkan meal bu yönde. Bir anımsayalım hep birlikte: “Bizim için Ruhban Okulu meselesi anlık meseledir. Ama biz bir şeyin iadesini yaparken, bir şeylerin de iadesini bekleme hakkına sahibiz. Nedir o? Şu anda bizim Atina’da iki tane camimiz var. Dedik ki ‘Gelin bunu bize iade edin, biz bunun restorasyonunu yapalım.’ Maalesef hâlâ oyalanıyoruz. İkinci bir sorun, bunların bir yetimhanesi vardır Büyükada’da. Muhteşem bir yer... Biz hemen dava görüldü ve yetimhaneyi kendilerine teslim ettik. Hiç tereddütümüz yok. O günden bugüne daha da inşasına başlamadılar. Üçüncü bir sorun, Sen Sinod Meclisi üyelerinin tamamıyla Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olması lazım. Yani Bartholomeos gibi... Ben Sayın Bartholomeos’a şunu söyledim: ‘Sen dışarıdan papaz getir, biz bunları Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı yapalım ve Sen Sinod Meclisi de Lozan’a uygun bir şekilde teşekkül etsin. Şu ana kadar 17 tane gelip Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığına aldığımız papaz vardır. Biz bunu da yaptık. Gel gör ki Batı Trakya’da benim 150 bin soydaşım var. Ama Batı Trakya’da benim 150 bin soydaşımın başmüftüsünü Yunan hükümeti kendi memuru gibi atıyor. Bartholomeos’u ben kendi memurum gibi atıyor muyum? Ben nasıl Sayın Bartholomeos’u atayamıyorsam, bu hak nasıl ki Rum Ortodokslara aitse, sen de benim oradaki başmüftümü atayamazsın. Onu da oradaki benim Müslüman kardeşlerimin seçmesi lazım. Onlar da gelsinler bu konuda ‘evet’ desinler, eşzamanlı adımları atalım. Biz buna varız.”

Türkiyeli Rumlar

Atina’da iade edilmeyen camileri savunmak hiçbir gayrimüslim Türkiye vatandaşına zul gelmez. Elbette bu bir haktır ve bunca zaman yerine getirilmemesi anlaşılır, dahası kabul edilebilir iş değil. Lakin, eğer bir ülkede o ülkenin vatandaşı olarak kalmış Hıristiyan ruhani bulunamıyorsa, dışarıdan rica üzerine papaz getirilmesiyle övünmek yerine bu insanların neden eriyiverdiğini anımsamak ve tam da ruhani yetiştiren bu biricik okulun, Heybeliada Ruhban Okulu’nu açılmasının neden elzem olduğunu sormak gerekir.
1971’de Milli Eğitim Bakanlığı’nın emriyle kapatılan Heybeliada Ruhban Okulu, Rum azınlığın tek ruhban yetiştiren okuluydu. 1844’te kurulan okul, Cumhuriyet döneminden türlü istimlak maceraları atlattıktan sonra Demokrat Parti’nin iktidarının ikinci yılında, MEB emriyle, “Teoloji İhtisas Okulu” olarak adlandırılmış ve kapanıncaya kadar üç sınıflı lise ve dört sınıflı teoloji ihtisas bölümlerinden oluşan yeni statüsüyle varlığını sürdürmüştü.
Anımsayalım hele. Türkiye-Yunanistan Nüfus Mübadelesi sırasında 1924’te iki ülkenin de kendi ülkelerinin yurttaşlarını din esası üzerine zorunlu göçe tabi tutmasına yol açmış, mübadele ile 1 milyon 200 bin Ortodoks Hıristiyan Rum Anadolu’dan Yunanistan’a, 500 bin Müslüman Türk de Yunanistan’dan Türkiye’ye göç etmek zorunda kalmıştı. Türkiye’de sadece İstanbul kenti ile Gökçeada ve Bozcaada’da oturan Rumlar, Yunanistan’da ise sadece Batı Trakya Türkleri mübadeleden muaf tutuldular. Aradan geçen onyıllar boyunca Varlık Vergisi, 6-7 Eylül, Kıbrıs olayları ile akın akın göç etmeye devam eden İstanbul Rum nüfusu 2 bin kişi kalmışsa, bu da bir şeyler anlatıyor olmalı.
Ulus-devletlerin hepsinin karnesi, iş insan haklarına ve adalete geldiğinde, birbirinden zayıf notlarla dolu. Yunanistan’ın da Batı Trakya Türklerinin azınlık haklarını tanımak konusunda vereceği çok sınav var. Bunu derken, “tersten mütekabiliyet” gibi akla ziyan bir bahaneye sığınmak ise karşı tarafa ilişkin haklı argümanın içini boşaltmaktan öte bir işe yaramıyor.

Öyleyse böyle örnekleri

Ama ille de bir mütekabiliyet aranacak ise, onu ülke dahilindeki kimi güncel uygulamalarda görmek hiç zor değil. AK Parti Genel Başkan Yardımcısı ve parti sözcüsü Hüseyin Çelik’in “Bir baktım, sunucu öyle bir kıyafet giymiş ki olmaz böyle kardeşim. Kimsenin kıyafetine karıştığımız yok. Aşırı bir gece kıyafetiyle gelip çok seyredilen bir televizyonda sunuculuk yapabilir misin? Dünyanın hiçbir yerinde bu hoş karşılanmaz” sözleri üzerine sunucu Gözde Kansu’nun işine pat diye son veriliyorsa, ben işte buna mütekabiliyet derim.
Gezi direnişi sırasında Dolmabahçe Bezmiâlem Valide Sultan Camisi Müezzini Fuat Yıldırım, bizzat Başbakan’ın defalarca dile getirdiği camide içki içildiği iddialarını kabul etmediği ve “Ben din adamıyım yalan söyleyemem. Cami içinde içki içen görmedim” dediği için Başakşehir’e bağlı Kayabaşı köyüne sürülüyorsa, buyurun size bir başka mütekabiliyet derim.
Memlekette içerde ve dışarıda mütekabiliyetten anlaşılan koca bir rövanş, pazarlık ve intikam ise, o noktada da hepimize çok yazık oluyor, derim. Hepsi bu.