Mutluluğu yedirtmeyiz!

Mutluluğu yedirtmeyiz!
Mutluluğu yedirtmeyiz!

Eğer çöpleriniz toplanıyorsa, mutsuz olmamak için hiçbir sebebiniz yok. Hele de sokak lambaları da yanıyorsa...

Nüfusun yüzde 59'unun mutlu olduğunu söyleyen TÜİK'e bakarsanız, polis sokakları gazlayarak asayişi berkemal kılıyor, adliyeler "adalet" dağıtıyor, şebeke suyu akıyorsa, mutsuz olmak için sebep olur mu?
Haber: İRFAN AKTAN* / Arşivi

Tek tek bireyler olarak zorbalık ve hilebazlığa boyun eğip güç kullanma tekeliyle donattığımız devlete ve onu idare etmek üzere “seçtiğimiz” muktedirlere karşı en güçlü kozumuz, mutlulukla aramızdaki mesafenin oranı. Muktedir dediğiniz sadece eli sopalı yaratık değil ki! O aynı zamanda mutluluğun kriterlerini de belirleyen devasa bir “algı yöneticisi”. Onun mutluluk tarifinin izinden gitmek itaate heves etmekten başka ne olabilir? İtaat ise mutlu insanlar değil ama en fazla memnun kullar yaratır. TÜİK’in “mutluluk araştırması”, itaat ve memnuniyetle mutluluğu kıyaslamamıza vesile olduğu için işlevsel.
Aslında kötülüğün bile nefretle kınandığı/yıkandığı, hemen her gün kişilerin varlık-yokluk mücadelesiyle debelendiği bir ülkede mutluluk kavramı üzerine tartışmak, epey lüks kaçar. TÜİK’in mutluluk araştırması olmasa bu meseleye dair bir yazı bile bayat mevzuu görünebilirdi. Hem, bu toplumun nazarında mutluluğun felsefi tartışmasına girişmek abesle iştigaldir. “Abesle iştigal” etmek gibi son derece zorlu bir yola baş koyanlar da acıyı bal eylemiş, kula kulluğu yüceltmiş bu kültüre direnen züppeler olarak bellenir. Dikkat ediniz; basında, internette gündelik hayatı ve olayları yorumlayan binlerce insan olarak asli mesele mutluluğu hiç tartışmıyor. Böyle bir ortamda TÜİK’in eline “mutlulukölçer” alıp tüm mutsuzluk kaynaklarımızı görünmez kılması kaçınılmazdır.

Mutluluğun Kürtçesi“Hayatı kısa olduğu için hiçbir insan mutlu değildir” diyor Herodot. Bu iddialı sözün değillenebileceği bir çağa geçmekten her geçen gün daha da uzaklaşıyor ve zamanı hızlandıranlara direnemiyoruz. Halbuki durup düşününce insan hayatının uzunluğu karşısında hayretler içinde kalmamak mümkün mü? Belki de işe buradan başlamalıyız. Bu kadar uzun ömürlü bir türün fertleri olarak, neden hayatın kısalığından bu kadar yakınarak ömür tüketiriz? Çünkü mutluluk kolay bulunan bir gıda olmayıp, bulununca da doyuran türden değildir. O yüzde hepimiz bu dünyadan gözü açık gidiyor, başkalarının mutluluğundan mutsuzluk devşiriyoruz. İstisna hâllerinde mutluluğu yaşarken bile onu tarifleyemiyoruz. Belki de tüm maceramız mutluluğun ortak tarifini bulma çabasıdır. Savaşların da özünü bu oluşturmuyor mu? Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi’nde maddeleşmiş “mutluluk için uğraşma hakkı” aslında ABD ’nin askeri, siyasi , kültürel işgallerini mi gerekçelendiriyor yoksa tüm bunlara karşı direnme hakkını mı?
Bir gazeteci arkadaş mutluluk sözcüğünün Kürtçe karşılığını sormuştu. Yanıtı beklemeden de bir tanıklığını paylaşmıştı: “Diyarbakır’da kime sorsam, bir süre bekliyor ve çoğunlukla da bu sözcüğü hatırlamıyor.” Mutluluğun Kürtçe karşılığının “şadî” olduğunu söyleyince de bu sözcük üzerine biraz laf çevirmiştik. “Şadî”nin kökeni Farsça. Kürtçede bu hâli karşılayan “dilgeşî” (gönül aydınlığı) sözcüğü de kullanılır. Mutluluk hâlini tek bir sözcük karşılayamaz ama sanırım şadî ve dilgeşî mevzubahis hâli en iyi tarifleyen iki sözcük. Gönül aydınlığından, keyiften şad olma, yayılma, rahatlama, gevşeme hâli. Kürtlerin bu sözcüğü çok hatırlamamasının açıklamasını yapmama gerek yok herhâlde. Devletin ve kapitalizmin yaygınlaşma becerisi, kavramları devralmaya dayanır. Elinizden kavramlarınızı aldıklarında, ruhunuzu kaptırmamanız mucizedir. Türkiye ’de devletin ve kapitalizmin egemen dili şimdilik Türkçe. O yüzden mutluluk kavramının tekabül ettiği şeye dair binlerce farklı yoruma hep “sahip olma” durumu daha üstün bir karşılık olarak geliyor.

Memnuniyet ve mutluluk
Mutlak mutluluğun imkansız olduğu bir dünyada, mutluluğun anketini yapabilir misiniz? Belki. Mutluluğun kişiden kişiye değişkenlik gösteren bir hâl olduğunu kabul ettiğimiz zaman -ki öyle- mutluluğun resmini çizebilir miyiz? Asla. Ama memleketimizin anlı-şanlı bilimsel araştırmalar kurumu TÜİK mutluluğun resmini çizmiş! TÜİK, mutluluk araştırmasının başlığını “Yaşam Memnuniyeti” diye belirleyerek aslında mutluluk ve memnuniyetten ne anlamamız gerektiğini de muştulamış. TÜİK’e göre devletten memnunsan, mutlusundur! İlk defa il bazında yapılan “Yaşam Memnuniyeti” araştırmasını “mutluluk araştırması” olarak kamuoyuna sunmak elbette politik bir tutum. Nitekim TÜİK’in mutluluk kriterleri şu sorulara verilen yanıtlara göre belirlenmiş: “Sağlık, asayiş, ulaştırma ve eğitim, adli hizmetler, çöp toplama, kanalizasyon, şebeke suyu, toplu taşıma, yol/kaldırım hizmetleri, yeşil alanların miktarı, engellilere yönelik hizmetler, yoksullara yardım, ışıklandırma, sokak levhaları hizmetlerinden” memnun olmak.
En fazla Kürtlerin yakınması (“en mutsuz il Tunceli”) başka politik (ve bilimsel) gerçeğin teyidini sağladı. TÜİK verileriyle “ortaya çıkan” Kürtlerin mutsuzluğu üzerine, “ekmeğinizi yediğiniz devletten daha ne bekliyorsunuz” diyen ırkçılar, elbette Kürtlerin itaatinin kendileri için mutluluğun kapılarını açacağını zannediyor. Bir İzmirli yıllar önce demişti ki, “Çok mutsuzum. Her gece başımı yastığa koyarken acaba yarın ülkem bölünecek mi diye düşünüyorum”. Türkiye’nin bölünmesi “tehlikesinin” kendisini niçin korkuttuğunu sorunca “Ne bileyim, korkuyorum” deyivermişti. Wilhelm Schmid, ‘Mutsuz Olmak’ kitabında mutsuzluktan korkanlara bir hatırlatmada bulunuyor: “Mutluluk önemlidir ama anlam daha önemlidir.” Mutluluk arayışının anlamsızlık sınırına dayandığı noktada evhamlı bir ırkçılık, sınırsız tahakküm hülyaları, korkulu rüyalar, mal-mülk edinme kaygısı, dolayısıyla ev-araba taksitleri, hızla tükenen uzun bir insan ömrü ve giderek mutsuzluğun tüm kaynaklarına mecburi veya gönüllü bir itaat başlar. Böyle bir sınırda da devletin sizi kendi mutluluk tarifine hapsetmesi, rızayı mutluluğun kriteri sayıp “bilimsel” araştırma yapması mümkün hâle gelir. Nüfusun yüzde 59’unun mutlu olduğunu ileri süren TÜİK’e bakarsanız, sokak lambalarınız yanıyor, çöpleriniz toplanıyor, polis her gün sokakları gazlayarak asayişi berkemal kılıyor, adliyeler “adalet” dağıtıyor, şebeke suyu akıyorsa, mutsuz olmanız için başka bir nedeniniz olabilir mi?

Mutlu olduğumuza göre…
Adorno’ya atfedilen “Auschwitz’ten sonra şiir yazmak barbarlıktır” sözüne Darrin M. McMahon, Holokost’un yarattığı insanlık enkazını hatırlatarak şu lafı ekliyor: “Mutluluktan bahsetmek daha büyük barbarlıktı.” Mutluluk kavramının işaret ettiği hâlin unutturulduğu, içinin boşaltıldığı ve mutsuzluk korkusunun muktedirler tarafından itaat ettirmenin silahı yapıldığı bir çağda “abesle iştigal” etmeyip kavramlarımızı devlete, onun istatistik kurumlarına kaptırmak mutluluk ihtimalinin berhava edilmesidir. Yani anlamı kaybetmektir. Abesin en âlâsını yaparak insanlığa hem mantığı hem de inancı sorgulatan Samuel Beckett’ın ünlü oyununda (‘Godot’yu Beklerken’) Vladimir ve Estragon’un diyaloğundan bir parçayı hatırlayalım: Vladimir: “Doğru olmasa bile öyle olduğunu söyle.” Estragon: “Ne olduğumu söyleyeyim?” Vladimir: “Mutluyum de.” Estragon: “Mutluyum.” Vladimir: “Ben de.” Estragon: “Ben de.” Vladimir: “Mutluyuz.” Estragon: “Mutluyuz. (Sessizlik.) Mutlu olduğumuza göre, şimdi ne yapacağız?” Vladimir: “Godot’yu bekleyeceğiz.” Godot mutluluk değilse neyi, niye bekliyoruz?

*Gazeteci