Müziğin ölümsüzleri

Thom Yorke'dan PJ Harvey'ye, Bono'dan Bob Dylan'a kadar herkesten övgü alan Jeff Buckley, 'rock şarkıcılarının' rock şarkıcısı.

10-Jeff Buckley
Thom Yorke'dan PJ Harvey'ye, Bono'dan Bob Dylan'a kadar herkesten övgü alan Jeff Buckley, 'rock şarkıcılarının' rock şarkıcısı. Tekniğindeki yetenek su götürmez: Müzikologlar, Pavorotti'yle aynı genişlikte bir vokal perdesi olduğunu, renkten renge soktuğu sesini de Pakistanlı Qawwali vokalisti Nusret Fateh Ali Khan'dan (o da Q'nun listesinde 56. sırada) aldığı görüşünde. Yine de yorumculuk kapasitesi, Frank Sinatra gibi ustalarla karşılaştırılıyor. Daha önce Nina Simone'un (21. sırada) söylediği Lilac Wine'a el atmak cesaret gerektirir.
9-Mick Jagger
Rolling Stones'un esin kaynağı öncülerinden Bo Diddley'nin bilgece söylediği gibi "Bir kitabı kapağından değerlendiremezsiniz". Muhasebeci olması için eğitilip Britanyalı beyaz çocukları Amerikan R&B'siyle tanıştıran ve Elvis Presley'den sonra en yıkıcı sahne adamı haline gelen Mick Jagger için de daha doğru bir laf olamazdı. Jagger'ı, köklerini blues'la ve Ike Turner, James Brown etkileşimiyle saklamaya iten de tam bu orta sınıf tuhaflığıydı. Böyle yaparak radikal bir rock'n roll prototipi yarattı; söylediği her şey şehvetli bir arzuyla titreyen hiper-seksüel bir dandy.
8- Robert Plant
Robert Plant, 1960'ların ortasında "Blues'un vahşi adamı" olarak nitelendiriliyordu. Ama onda, Led Zeppelin'le özdeşleşmiş, anne babaları dehşete düşüren ve David Lee Roth'tan Chris Cornell'a kadar bir nesil bağrı açık rock şarkıcısına ilham veren çığlığından daha fazlası vardı. 1968'de Yardbirds'ten ayrılan Jimmy Page, Plant'i keşfetti ve birkaç hafta sonra yeni grubu Led Zeppelin'in parçası yaptı. Plant, ham vokalinin gücü bir yana her performansına korkusuz bir macera hissi kattı. Grubun 1980'de dağılması Plant'in rock'ın kaymak tabakasında sürdüğü hükme son vermek şöyle dursun, onun için yeni bir başlangıca vesile oldu. O zamandan beri kapasitesini new wave pop'tan Afrika ambient müziğine kadar birçok farklı türde gösterdi.
7-Kurt Cobain
Kurt Cobain'in acı çekiyormuş gibi şarkı söylemesinin sebebi gerçekten de acı çekmesiydi. Çocukluğundan beri bronşit ve larenjitle boğuşan Cobain, stüdyoda ses tellerini yumuşatmak için Jack Daniels'ı ve öksürük şurubunu kafasına dikerdi. Ama Cobain'i, tutkunun tekniğin önüne geçmesinin bir örneği olarak vermek, haksızlık olur. "Smells Like Teen Spirit", Cobain'in, Iggy Pop gibi punk-rock idollerinin üstesinden gelmekte zorlanacağı türde canlı melodilerle dolu. Dahası, "MTV Unplugged" albümünün de gösterdiği gibi, hissi de şarkı söyleyebiliyordu.
6- Marvin Gaye
Biyografisini kaleme alan David Ritz'e göre, Marvin Gaye'de bir insanın içine hapsolmuş bir meleğin sesi var. Marvin Gaye'in tutku rezervi sınırsızdı ve sesi, çarpıcı değişkenlikteydi. Kulağa kendinden geçmiş de, uysal da, dürüst de gelebiliyordu. En ünlüsü ise "Let's Get It On"un coşkusu ve seksiliği. Gaye, hayatla sanatın arasına bir çizgi çekememekten mustaripti. İçki, daha fazla uyuşturucu ve babasıyla giriştiği ölümcül kavga, onun son günlerine damgasını vurdu. Ondan geriye kalan imza, Stevie Wonder'dan (34. sırada) Lauryn Hill'e (84. sırada) kendine yeten siyah şarkıcılar için yolu açması oldu.
5-John Lennon
Garip ama John Lennon, Beatles'tayken kendi sesini bulamadı. Söylediği şarkılar, hiçbir zaman tam bir vokalisti olmayan grubun kolektif sesinin içinde kayboldu. Dolayısıyla Lennon, Beatles'sız parladı. Kimse, ondan ilk solo albümü John Lennon and the Plastic Ono Band'deki ses gösterisini beklemiyordu. Lennon bir köpek gibi uluyor, Tourette sendromlu bir denizci gibi küfrediyor, bir neslin sesi olmaktansa o neslin acısını ifade edercesine şarkı söylüyordu.
4-Otis Redding
Bir köy papazının oğlu Otis Redding, iri, kaba saba bir taşra çocuğuydu. Şarkı söyleme tarzı da öyleydi; doğrudan, dürüst, ukalalıktan ya da şehir inceliğinden uzak. Diğerleri, teknik bakımından daha yetenekli olabilirler ama iş katıksız alçakgönüllülüğe gelince kimse onun yanına yaklaşamazdı. Little Richard taklidi olarak yaptığı birkaç yanlış girişimden sonra 1962'de kendi sesini buldu. 1960'larda Redding, siyah müziğin en büyük kahramanlarından biri oldu. Üzücü bir biçimde 1967 Aralık'ında bir uçak kazasında öldü. Ama beş yıllık kısa bir sürede sonsuza kadar damgasını vurdu.
3-Frank Sinatra
1930'ların ve 40'ların büyük orkestra çağında ortaya çıkan Frank Sinatra, yumuşak melodilere kabadayı bir hava getirdi. Yitip gitmiş bir poster çocuğu olarak kariyeri lanetlendikten sonra küllerinden doğdu. Olgunlaşan sesi, büyük orkestra düzenlemelerinin üzerine kolaylıkla çıkardı. Onunki hem erkeksi hem duygulu, hem kuvvetli hem kırılgan bir sesti. Sinatra'nın 80. yaşgününde Bruce Springsteen, onun sesi için "Küstahlık, hayat, güzellik, heyecan, özgürlük, seks ve ayakta kalmanın hüzünlü bilgisiyle dolu" demişti. Çok taklit edildi ama hiç erişilemedi.
2-Aretha Franklin
Memphis'te kendi radyo programını yapan rahip Clarence ve gospel şarkıcısı Barbara'nın kızı olarak doğan Aretha Franklin, ilk kayıtlarını 14 yaşında müziğe yoğunlaşmak için liseyi terk etmeden önce yaptı. 1960'ların sonu ve 1970'lerde bir soul şarkıcısı olarak zirvedeyken bestelerden her duygu zerresini abartmadan akıtarak bütün bir hayat tecrübesini pervasız bir kolaylıkla seslendirebiliyordu. Jerry Wexler ve Arif Mardin'le yaptığı hisli albümler, soul türünün hemen hemen sınırlarını çizer. Ama o, her zamanki ağırlığıyla blues, caz ve popu da biraraya getirebileceğini kanıtladı.
1- Elvis Presley
İnandırıcı olamayacak kadar güzel bir hikâye. Mississippi'li Aaron Presley, 5 Haziran 1954'te Memphis'teki stüdyoya girdi. Ertesi sabahın erken saatlerinde çıktığında her şey sonsuza kadar değişmişti. 19 yaşındaki kamyon şoförü, blues şarkısı That's All Right Mama'yı başka hiçbir taşralı beyaz gencin söyleyemediği gibi söylemişti: Yüksek tondan, anlaşılır, eğlenceli bir doğaçlamayla, kalça sallayacak ritimde, gençlik enerjisi ve testesterondan neredeyse patlayacak gibi. Rock'n roll doğmuştu. Sonraki 23 yılda Elvis Presley, dünyanın görüp görebileceği en büyük şarkıcı oldu. Ne var ki ilk albümündeki coşkunluk, Hollywood'un ve onu para makinesi olarak gören menajerinin etkisiyle yerini kariyerine karşı umarsız bir aldırmazlığa bıraktı. Ama 1969'da Memphis'e döndü ve tekrar enerji yüklenmiş bir halde kariyerinin en iyi ve olgun müziklerini yaptı. Bu da uzun ömürlü olamadı. Hayatının son yıllarını, kendisinin şişirilmiş bir parodisi olarak geçirdi. Her şeye rağmen yine de bu trajediden ve ucuzluktan ara sıra birkaç muhteşem şey çıkartmasını bilen bir Las Vegas kabare gösterisi. Ve sonuçta belki de bu, onu gerçekte mükemmelleştiren şeyin ta kendisidir.

Çeviren: Erman Ata Uncu