Naçizane bir öneri

Sizlere saçma, naif, çocuksu (naiften biraz farklı), biraz da aptalca bir çabadan söz edeceğim. Ki ben bunu on küsur yıldır yapıyorum.
Haber: ÖZDEN ÇİFTÇİ / Arşivi

Sizlere saçma, naif, çocuksu (naiften biraz farklı), biraz da aptalca bir çabadan söz edeceğim. Ki ben bunu on küsur yıldır yapıyorum.
On yıl kadar önceydi. Yeni yeni kağıtların geri dönüşümü başlamıştı. Bir gün sigara kutumu domates, biber, soğanlarla dolu çöp sepetine atarken, sigara kutusunun onlarla kirlenme riski geldi aklıma. Madem geri dönüşüm yapılıyordu, kağıtların pislenmemesi lazımdı. Hemen aldım oradan. Başka bir yerde konuşlandırayım dedim.
İyi ki öyle demişim. Kaç gece sonra bir gece, Taksim-Gümüşsuyu hattında bir gence rastladım, önünde koskocaman bir çöp torbası, tuvalet kağıtlarına kadar karıştırıyordu. Pet şişeleri de ayrı bir yere koyuyordu. O kadar heyecanlandım ki, bunları nereye veriyorsunuz, dedim. Önce bir afalladı çocuk. Hayır, ben bir yere vermek için sormuyorum, dedim. Yani işe yarıyor mu bu pet şişeler bile? Evet, dedi çocuk, korkarak.
İşte o zaman doğru bir iş yaptığıma inandım. Yani diyeceğim o ki, ben o zamandır çöplerimi ayırıyorum. Kimse buna beni zorlamadı, ama fark ettim ki, bununla geçinenler var, ellerini pisletmeyeyim, attıklarımı pisletmeyeyim, daha çok şey geri dönsün insiyakıyla hareket etmiştim aslında.
Konumuzla pek ilgisi yoksa da yazmadan edemeyeceğim, ben o çöpleri toplayan insanlar kadar kibar, asil, zarif insanlar görmedim. Çöp melekleri gibiler onlar. Bulurlarsa, çöpün içinden çıkan bir kitabı okuyorlar bir merdiven üstünde sessizce ve size yan gözle bile bakmıyorlar.
Konumuza dönersek, böyle bir şeyi asla yazmazdım, Ömer Madra'yı dinleyene kadar. Televizyonların ana düğmesinden kapatılmasının bile ne kadar büyük bir enerji kazancına yol açacağını dinlemeseydim, böyle bir şeyi yazmazdım.
Dört torba nedir ki?
Çevre büyük bir tehdit altında. Biz ölüp gideceğiz. Güzelim çocuklarımız, onların çocukları neyle karşılaşacaklar bilmiyoruz.
Ben de bilmiyordum açıkçası. Ta ki, ortaokul sıralarındayken okuduğum incecik bir romana kadar. Editha Morris'in 'Nasıl mısın, İyi misin' diye bir romanı. Ama roman o kadar kısaydı ki, yayıncılar ikinci bir romanı eklemeyi uygun bulmuşlardı. Onun adını hatırlamıyorum. Hayatımda okuduğum ilk bilimkurguydu. Ülkü Tamer'in müthiş çevirisiyle incecik bir bilimkurgu. Kuraklık, kuraklık, kuraklık ve bir kadını paylaşmaya çalışan bir erkekle bir at. Küçük kalbime bıçak gibi saplanmıştı. Dünya gerçekten bu hale gelebilir miydi?
Şimdi anlıyorum ki geliyor, gelecek, belki biz ölmeden bile göreceğiz bunu. Bu ufuksuzluk öldürecek bizi. Sait Faik'in 'Son Kuşlar'ı bile kalmayacak belki çocuklarımıza.
Hayatın bizde bunca emeği var, biz de onun için bir şeyler yapalım elimizden geldiğince. Ne bileyim, hırsından kudurmuş bir nihilist değilsek, çocuklarımız varsa, etrafımızda sevdiğimiz çocuklar varsa ya da. Kendimizin çocukluğuna hâlâ sevgi duyabiliyorsak. En azından sevginin bazı ortayaşlı kadınların Rotary kulüplerinin malzemesi değil de, elle tutulur maddi bir gerçeklik olduğuna inanıyorsak. Televizyonlarımızı ana düğmelerinden kapatalım, bir de çöpleri ayırmayı unutmayalım. Üç torba yeter. Biri camlar, biri kağıtlar, biri de konserve ve plastikler için. Ya da onları da ayırabilirsiniz. Eder dört torba, nedir ki? Nedir ki çocuklarımız yanında? Nedir ki vicdanımız yanında?