Ne o muhafazakârlık?

Sabah kahvaltısında ne yediğimi tam anımsamıyorum ama ne olduysa oldu, öğlene doğru muhafazakâr oldum. Tek anımsayabildiğim, biraz saplantılı yapımdan ötürü her gün, aynı saatte aynı şeyleri yediğim...
Haber: CÜNEYT ÇALIŞKUR / Arşivi

Sabah kahvaltısında ne yediğimi tam anımsamıyorum ama ne olduysa oldu, öğlene doğru muhafazakâr oldum. Tek anımsayabildiğim, biraz saplantılı yapımdan ötürü her gün, aynı saatte aynı şeyleri yediğim, dolayısıyla yine mozarella peyniri yemiş olmalıyım ama daha önce böyle bir yan etkisine hiç maruz kalmamıştım.
Woody Allen'ın Zelig sendromunu hiç yaşamadım diyeceğim ama insan iç odalarından ne kadar sağlıklı bakabilir ki kendine... Belki ilkgençliğimde özdeşleştiğim kahramanlar olmuştur. Ancak öyle muşmula kıvamında bir egom var ki (yazarın narsistik ereksiyon maskesi), bu durumun da uzun sürdüğünü sanmıyorum. Mesleğim nedeniyle kendime yönelik farkındalığımı teyakkuzda tutmak zorunda olduğum için herhangi bir kaçağı da yarı yolda kesmiş olacağımı zannediyorum. Ancak zannetmenin gerçeklik karşısında ne denli kırılgan ve alıngan olduğunu zaman zaman "olma"nın yerine geçse de ona karşı biraz daha 'davranıçı' davranmak gerektiğini biliyorum.
Tüm edebiyat kahramanIarının yaşamlarıyla ilgili temel konularda
'fiilleri' fütursuzca kullanmaları zaten hep şaşırtmıştır beni. Biliyorum, fiiline sahip çıkamayan kahraman mı olur diyeceksiniz. Haklısınız ama olur. Kahraman dediğiniz, asıl, çoğu zaman fiiline sahip çıkamadığı için kahraman olur; her ne kadar edebiyat bilimi, "Yahu bu kahramanlar da amma pısırık" diye düşünüp 'antikahraman' ya da 'başkarakter' gibi kavramlar türettiyse de...
Amerika'ya hayır!
Svevo'nun Zeno'sunu adamdan sayıyorsanız, kendisi bu duruma iyi bir örnektir. Bir Proust kahramanının aşkınaysa öteden beri kuşkuyla yaklaşırım! Sen hem aşık olacaksın hem de bulunduğun coğrafyanın topografik ve demografik ayrıntılarını bu denli yetkinlikle betimleyeceksin... Amerika'ya hayır! Dava, Değişim, Şato olmasaydı, Kafka'nın Amerika'sını kim okurdu? "Cihar attım, şeş oynadım/Yine yendi felek beni". İşte Suç ve Ceza'nın özeti! "Mey içen/Mahbub seven/Kahi kendin düzdüren/Terk-i namus eyler ... Amma/Dört başı mamur olur". Bu deyişle özetleyebileceğiniz klasik bir yapıtı da siz bulun!
Yukarıda değindiğim 'herhangi bir kahramanla özdeşleşememe' durumunu, hiç farkında olmadan, kendimi hiçbir kahramanla özdeşleşemeyen bir kahramanla özdeşleştirerek mi yaşıyorum acaba? Bu kuşkunun sonu yok tabii ama paranoyak olmanız, takip edilmediğiniz anlamına gelmez. Edip Cansever'in "Herkesle bir olurum/Kişiliksiz kalırım" dizeleri bir milat olmuştur belki de benim için.
Tabii ki, her şey öyle birdenbire olup bitmedi. İlk belirtiler, Katalan ya da Bask bölgesinde yaşamaya özenmemle başladı. Yaşamda kalite eşiğinizi yüksek tutmaya çalışırsanız, estetik duygunuz, sağduyunuz gelişmişse, seçici, tutarlı, güvenilir bir insansanız ya da kendinizi öyle zannediyorsanız, öyle kolay kolay bir şeye özenmiyorsunuz. Bu özenmemenin kökleri eskiye dayanıyor; '68 kuşağının üzerimde tam anlamıyla etkili olmasına izin vermediğim yıllara. Belki sezgilerimde, belki de anarşist ruhumdaki muhafazakârlıkta aramalı bunun nedenlerini. Ancak ben '68 kuşağı kadar tekamülünü tamamlamış, esnek bir kuşak henüz tanımadım. İstisnaları kaideyi bozacak, hatta yıkacak kadar güçlü kahramanlar yetiştirmiş bir kuşak. Oysa ben Denizleri, Mahirleri, Hüseyinleri bilirdim, Yusuf'u tanırdım kahraman diye. Onların arkasından ağladım! Meğer aynı kuşakta bugünkü Türkiye'yi şekillendirecek daha ne gizli kahramanlar varmış! C'est la vie! Şimdi kimi denize, kimi mezara sıfır...
Oscar Wilde, "Bir sanat yapıtı durumuna gelmektir yaşamın amacı" demiş. Bazen doğru insanlar da doğru şeyler söyleyebiliyor; tıpkı yanlış insanların doğru şeyler de söyleyebildiği gibi. İşte benim neomuhafazakârlığımın, Oscar Wilde'ın bu sözüyle yakından ilgisi var. Eğer söz ile edim arasındaki bir uyumdan söz edilecekse, bunun en seçkin örneği Oscar Wilde'dır. Kendi yapıtlarına yöneltilen eleştirilerin bile sanatlaşmasını istiyor. Eleştirmenlere sanatçılaşma misyonu yüklüyor.
Anımsıyorum da, ben de böyle yola çıkmıştım. Ancak yürüdüğünüz yolda erozyona uğramamanız olanaksız. İçinize istediğiniz kadar parsel parsel ormanlar dikin, sistemin atıkları havaya, suya, toprağa karışıp tüm gözeneklerinizden içeri sızmayı başarıyor. Korku filmi gibi... Siz de nefs-i müdafaa gereği gözeneklerinizi sıkılaştırıp kemikleşmeye başlıyorsunuz. İşte size neomuhafazakâr, raşitik insan türü! Ömür boyu andropoz! Sonra benim gibi en sevdiğiniz yazarlara takılmaya başlıyorsunuz, sanki onları başkalarının hışmından korumak ister gibi. Çünkü korkuyorsunuz, günün birinde sıra onlara da gelebilir diye. Eğer bir gün günah çıkartma gereksinimi duyarsam, bir Katolik kilisesinin günah kafesini değil, Kafka'nın mezarını tercih ederim. Ne diyeceğini tahmin ediyorum ama gene de giderim. Önemli değil, ben de turla giderim; ucuza gelir yediğim küfür! Oscar Wilde'ın dediği gibi: "Eskiden her şeyin değerini biliyorduk, şimdi ederini".