Ne Şam'ın şekeri, ne erkeğin bıyığı

Kadın adayları desteklemek için bıyıklı ve kravatlı kadın figürleriyle yürütülen kampanya ve bunun beraberinde getirdiği kadınlar için ayrı bir kota yaratılmalı mı tartışması ile birlikte kadınların siyasetin içinde...
Haber: MEYDA YEĞENOĞLU / Arşivi

Kadın adayları desteklemek için bıyıklı ve kravatlı kadın figürleriyle yürütülen kampanya ve bunun beraberinde getirdiği kadınlar için ayrı bir kota yaratılmalı mı tartışması ile birlikte kadınların siyasetin içinde yer alması sorusu, yine ve yeniden sığ bir biçimde tartışılmaya başlandı. Kimi kadın hem bıyıklı hem de başörtülü kampanyaya katılacağını, kimi kadınsa bıyık veya başörtüsü takan bir kampanyayı desteklemeyeceğini ifade etti. Kimisi de sadece bıyıklı kampanyayı destekleyeceğini, başörtüsünü desteklemeyeceğini söyledi. Her ne hikmetse başörtülü kadınlar da ancak ve ancak orta sınıf kadınının siyasete katılması kampanyasının dolaşıma sokulması vesilesiyle hatırlandı. Acaba burada sapla saman birbirine mi karışıyor diye sormadan edemiyorum. Başörtüsü sorunu kadın sorunu değildir ki... Evet, yanlış okumadınız, başörtüsü sorunu basitçe kadın sorunu değildir. Başörtüsü sorunu farklı olana ilişkin aldığımız siyasi konumla ilgilidir ve bu nedenle de kadın sorunundan başka bağlamları da harekete geçirir.
Doğrusu, bıyıklı ve kravatlı kadınları gördüğümde tüylerim diken diken oldu. Bunun nedeni alışılagelmişin dışında, imajlarla oynayan veya alışılagelmiş imajları altüst eden bir kampanya ile karşılaşmış olmam değil, tam tersine alışılagelmiş olanı yeniden üreten, yaratıcılıktan tamamen yoksun bir kampanyayla karşı karşıya kaldığımızı düşünüyor olmam. Bıyık ve kravat takarak komik olduğumuzu mu sanıyoruz acaba?
Bu kadınlar sadece bıyık ve kavat takmakla yetinmediler, üstüne üstlük, kadınları eğitmenin ve siyasete teşvik etmenin gerekliliğinden dem vuran birbirinden sıradan beyanatlar verdiler. Öyle beyanatlar ki, baştan aşağı "erkek" partilerimizin herhangi bir üyesi, milletvekili veya bakanı, aynı sözlerin altına rahatlıkla imza atabilir. Verilen beyanatlar sayesinde bu kadınların ne kadar da "doğruları" bildiklerini, ne kadar da "kadınların ne yapması gerektiği" konusunda kendilerinin doğruluğundan en ufak bir şüpheye yer vermeyecek şekilde emin olduklarını gördük.
"Kadınlar niye siyasete katılmıyor?" sorusu her şeyden önce siyaseti de kadınlığı da belli bir biçimde tanımlamış olmakla mümkün. Bu siyaset anlayışı nasıl bir siyaset anlayışıdır, bu kadınlık nasıl bir kadınlık tanımına dayanıyor sorusunu sormadan edemiyorum. "Türkiye'de kadınlar neden siyasete katılmıyor" veya "Türk kadınlarının siyasete katılımını sağlamak için ne yapmalı? Kota koymalı mı?" gibi sorular benim için sorunun tartışmaya başlama noktası değil, tartışmanın kapandığı noktayı gösteriyor. Şu sayısal "fazlalaşma" tezini bir düşünelim: Ne kadınların siyasal alanda kendilerini temsil edememeleri argümanı, ne kadınların erkeklerden daha eğitimsiz olması gibi bir sorun ne de kadınlara ait sorunları erkeklerin temsil etmekte yetersiz kalışı gibi noktalar, beni kota ve bu mantığın dayandığı temsili siyasetin mutlak ayrıcalığına ikna etmeye yetiyor.
Jenitalist mantık
Daha fazla kadın milletvekili sayesinde bir şeylerin değişeceğini sanmak, örtük bir jenitalist mantık değil midir? Böyle düşünenlere şunu sormak isterim. Bir TBMM düşünün ki, kadın kotasının yüzde 50'ye çıkması sayesinde bu Meclis'in yarısını Tansu Çiller ve benzeri siyasetçiler doldurmuş. Bu sizin için siyasette kadınların eşit olarak temsil edildikleri anlamına mı gelecek? Böyle bir duruma "geçmiş olsun" demekten başka hiçbir şey denilemez herhalde. Kadın milletvekili sayısındaki basit bir sayısal artış 'siyasetin yapılış biçiminin' değişeceğinin nasıl garantisi gibi görülür? Konu basitçe siyaset içinde kadın 'sayısı' mıdır, siyasetin yapılış 'biçimi' midir? Kendi içinde bulunduğum akademik dünyadan vereyim örneğimi: Ben hem Türkiye'de hem de ABD ve İngiltere'de "Kadın Çalışmaları" bölümlerinin başlarında ne yönetici kadınlar gördüm ki yürüttükleri iktidar düşkünü siyasetler açısından değme erkekleri mumla aratırlar. Temsili siyaset içinde kadın sayısının artırılmasından medet ummak oldukça sığ bir anlayış olmakla kalmıyor, aynı zamanda da erkek modelinin simulasyonuna dayanan, yani tüm sorunu "iktidar" veya "merkez"in "ele geçirilmesi"ne 'indirgeyen' erkekçe bir siyasal anlayışı ima ediyor.
Demokratikleşme
Sorun basitçe, kadınların varolan siyasi sisteme nasıl entegre olacağı, bu sistem içinde sayılarının nasıl artırılacağı sorusu değildir. Kadınların siyasette aritmetik artışı sayesinde kadın sorununa daha farklı yaklaşılabileceğini zannediyorsak, ciddi olarak yanılıyoruz demektir. Sorun yalnızca kadınların temsili siyasete katılması değil, 'siyasetin kadınsılaştırılması' olmalıdır. Elbette bu kadınsılıkla daha duygusal ve sevecen olmayı kastetmiyorum basitçe. 'Kastettiğim, farklılıkların tanındığı, tek bir modelin egemen olmadığı ve siyaset yapmanın alanının geniş bir biçimde tanımlandığı bir siyaset anlayışıdır'. Bu ise Türkiye'nin en sıcak konusu olan demokratikleşme sorunundan bağımsız ele alınamaz. Demokrasi yalnızca belli yasa maddelerinin yürürlükten kalkması ile değil, siyasetin alanının genişletilmesiyle ilgili bir sorundur, 'yani farklılıkların birbirine yaşam alanı tanıdığı, farkın aynılığın mantığına indirgenmediği bir siyaset anlayışıyla'. İşte bu anlamda başörtüsü sorunu basitçe kadın sorunu değil, farklı olana ilişkin aldığımız konumla ilgili bir sorundur dedim yukarıda.
Tabii ki buradan kadının siyasete katılmasına karşı olduğum sonucu çıkarılmamalıdır. Karşı olduğum şey, kadınların sayısının artırılması sayesinde yerleşik değerlere ve düzenlemelere hiçbir tehdit oluşturmayan, evcilleştirilmiş bir konuma yerleşmenin rehaveti içinde olunmasıdır. Ama daha önemlisi siyaset ve siyasetin alanı diye kendimizi temsili siyaset ile sınırlamaktır.
MEYDA YEĞENOĞLU: Prof. Dr., ODTÜ