Necip Fazıl ile Nâzım Hikmet'in çocukları

Bundan 40 yıl kadar önce, 1969'da, Abdullah Gül İstanbul Üniversitesi'nin Beyazıt'taki merkez binasında bulunan İktisat Fakültesi'nde okurken, hemen onun yanındaki Hukuk Fakültesi'nde de Deniz Gezmiş okuyordu. İki genç de sistemle başı beladan kurtulmayan iki büyük şairin hayranıydı.
Haber: SEYFİ ÖNGİDER / Arşivi

Bundan 40 yıl kadar önce, 1969'da, Abdullah Gül İstanbul Üniversitesi'nin Beyazıt'taki merkez binasında bulunan İktisat Fakültesi'nde okurken, hemen onun yanındaki Hukuk Fakültesi'nde de Deniz Gezmiş okuyordu. İki genç de sistemle başı beladan kurtulmayan iki büyük şairin hayranıydı. Gül, İslamcı-faşist Necip Fazıl'ın şiirlerine, Gezmiş ise komünist Nâzım Hikmet'in şiirlerine tutkundu. Gül, İslamcı Milli Türk Talebe Birliği (MTTB) liderlerinden biriydi, Gezmiş de Devrimci Öğrenciler Birliği (DÖB) lideriydi. Rivayete göre devrimci öğrencilerin okula girmesini yasakladıkları militan İslamcılardan biri de Gül'müş... Çok değil üç yıl sonra, 12 Mart muhtırasıyla gelen baskı döneminde, Mayıs 1972'de askeri mahkeme devrimci Deniz'i astı. Askerlerden Süleyman Demirel'e kadar uzanan geniş bir kesim, devrimci öğrenci liderini darağacına gönderince günün birinde İslamcı öğrenci liderini de Çankaya Köşkü'ne göndereceklerini hesaplamış mıydı? Bilmiyoruz, ama şimdi Gül'ün cumhurbaşkanı olmasından rahatsızlık duyanlar, bir AKP'linin Çankaya'ya çıkmasına itiraz edenler öncelikle Deniz Gezmiş ve 68 kuşağından özür dilemeliler. Sadece 68'lilerden de değil, onların arkalarından gelen ve devraldıkları sosyalizm mücadelesini daha ileriye taşıdıkları için 12 Eylül rejimi tarafından daha büyük bir vahşetle ezilen 78 kuşağından da özür dilemeliler. Onlara itibarları iade edilmeden Gül'e itiraz edilmesi mümkün değildir. Neden mi? Anlatmaya çalışalım...
Sola hayat hakkı tanınmazsa...
Dünyadaki gelişmelerin de etkisiyle, 60'lı yılların ikinci yarısında, Türkiye'deki kurulu düzen çatırdamaya başlamıştı. Soğuk Savaş koşullarının şekillendirdiği Türkiye'deki siyasal sistem, karşısında çeşitli muhalefet odaklarını buluyordu. Doğal ve geleneksel olarak da muhalefet en çok gençlik içinde yayılıyordu. Sol muhalefet, giderek güçlü bir devrimci gençlik hareketinin ortaya çıkmasını sağlarken kurulu düzenin Deniz ve arkadaşlarının karşısına çıkardığı gençlere o dönemde "komandolar", daha sonra "ülkücüler" denilecekti. Alparslan Türkeş'in kamplarında yetişen ülkücü gençlere verilen görev devrimci gençliği engellemek ve böylece düzenin soldan eleştiriye uğramasını ve bu eleştirinin zaman içinde toplumun çeşitli kesimlerine nüfuz etmesini önlemekti. Nitekim "Komünistler Moskova'ya" diye diye bu görevlerini yerine getirdiler. Ülkücüler kadar değilse de İslamcı gençlik de zaman zaman devrimci gençliğin karşısına çıkıyor ve örneğin İstanbul Taksim Meydanı'ndaki ünlü "Kanlı Pazar"da olduğu gibi kan dökmekten de uzak durmuyordu. Ama asıl olarak devrimci gençlerle "komando" tabir edilen ülkücülerin çatışması öne çıkıyor, İslamcı gençler de bundan yararlanmaya çalışıyordu. Nitekim gayet iyi yararlandılar... O kadar iyi yararlandılar ki, bugün o İslamcı gençlerden biri cumhurbaşkanı, diğeri de başbakan koltuğunda oturuyor.
12 Mart 1971 muhtırasının ardından Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idamına destek verenler, 12 Eylül 1980 darbesiyle birlikte Kenan Evren'in "asmayalım da besleyelim mi" politikasına arka çıkanlar bugün Gül'ün Çankaya'ya çıkmasına nasıl itiraz edebilirler? 12 Mart ve 12 Eylül dönemlerinde olan bitenlerden sonra Çankaya'ya kim çıkacaktı ki? Ya bir ülkücü ya da bir İslamcı... Sonuçta ikisi el ele vererek bir eski İslamcıyı devletin başına oturttular. Son yıllarda AKP'nin yelkeninide rüzgârlar dikkate alındığında bugün gelinen noktada Köşk'e çıkan kişinin başka biri değil de Abdullah Gül olması aslında iyi oldu. Böylece AKP 22 Temmuz seçimlerinde elde ettiği desteğe dayanarak 27 Nisan muhtırasıyla yolu kesilen Gül'de ısrar ederek önemli bir adım attı. Şimdi devletin tepesinde yolu hapishaneden geçen iki isim bulunuyor ve kim bilir, belki de bu durum memleketin hayrına bazı sonuçlar doğurur. Ama tam da bu durumu ülke için bir felaket, sistem için bir tehlike olarak görenler, 27 Nisan muhtırasından medet umanlar, eğer timsah gözyaşları dökmüyorsa, dönüp son 40 yıllık tarihe bakmak ve onunla yüzleşmek zorundadır. Sola hayat hakkı tanınmazsa olacağı budur...
Sistem yeniden düzenlenecekti
Türkiye'deki siyasi sistem 90'lı yılların başında sona eren Soğuk Savaş'ın ardından değişmek, dönüşüme uğramak zorundaydı. Türkiye, Asya'nın veya Afrika'nın uzak bir köşesinde önemsiz bir ülke değildi. Tam tersine, yeniden kurulmakta olan dünyanın en hassas bölgesinde bir imparatorluk bakiyesi olarak yeni koşullara uyum sağlamak, hatta bir anlamda kendisini yeniden kurmak durumundaydı. İmparatorluktan ulus-devlete geçiş sürecinin, tek parti döneminin ve Soğuk Savaş'ın sonucunda fazlasıyla katı biçimde ve monolotik tarzda oluşturulmuş siyasi sistemin esnemesi, giderek yeni koşullara uygun olarak yeniden düzenlenmesi hiç de kolay değildi.
Kurulu düzene başından itibaren eleştiri getiren iki siyasi akım oldu: Sol/sosyalizm ve İslam. Birincisi daha milli mücadele günlerinden itibaren -Mustafa Suphi ve arkadaşlarının katledilmesinde de görüldüğü gibi- baskı altına alınır ve hayat hakkı bulamazken, ikincisi ise hep tatlı sert bir baskı ve kontrol altında tutuldu. Özellikle de 2. Dünya Savaşı'nın ardından gelen Soğuk Savaş koşulları solun kaderini büyük ölçüde etkiledi. SSCB'nin komşusu olan ve NATO'nun ileri karakolu haline gelen Türkiye'de sola, sosyalizme hayat hakkı tanınmayacaktı. Solun emekçi sınıflar içinde örgütlenmesinden, demokratik ve özgürlükçü muhalefetinden, eşitlikçi eleştirisinden yoksun kalan toplumda siyasi İslam'ın boy vermesine şaşılabilir mi? Her şeye rağmen sol/sosyalist hareketin 60'lı yıllarda yaptığı atılım 12 Mart müdahalesiyle, 70'li yıllarda gerçekleştirdiği yükseliş ise 12 Eylül darbesiyle önlendi. 80'li yıllarda Evren sadece solu ezmekle kalmadı. Sırtındaki Genelkurmay Başkanı üniformasıyla memleketin neredeyse bütün meydanlarını dolaşırken Kuran'dan ayetler aktarıyor, "Türk-İslam sentezi" adı verilen milliyetçi-faşist-dinci anlayışı savunuyor ve İslami bir hareketin gelişmesi için bütün koşulları hazırlıyordu.
90'lı yıllarda Refah Partisi'nin iktidara tırmanmasının nedeni budur. 12 Eylül fideliğinde yetişip büyüyen siyasi İslam 28 Şubat'la durdurulmaya çalışıldı ama AKP ile daha da büyüyüp iktidara geldi. Bu kez de 27 Nisan'la AKP'nin önü kesilmeye çalışıldı ama tam tersine "son kale" Çankaya da elden gitti. Şimdi dönüp bütün bunlarla yüzleşmeden, hâlâ parlamentodaki 68 kuşağından Akın Birdal'ın, 78 kuşağından Ufuk Uras'ın davet edilmediği resepsiyonlarda Gül'e selam vermemekle gösterilen tepkinin anlamı ne? Arkasına toplumun yarısının desteğini daha yeni almış bir siyasi heyete ne yapılabilir ki? Üstelik ABD'nin ve dünyanın diğer önemli güçlerinin de arkasında olduğu biline biline...
Siyasi kimliği Büyük Doğu Fikir Kulübü'nde şekillenen Abdullah Gül gibi gençlere güvenen ve onlar için Atatürk gibi bir hitabe kaleme alan Necip Fazıl sonunda şöyle demişti: "Surda bir gedik açtık; mukaddes mi mukaddes!/ Ey kahpe rüzgâr, artık ne yandan esersen es!" Bakalım, önümüzdeki süreçte kim, nasıl esecek!
Timsah gözyaşları dökmüyorsanız...
Soğuk Savaş sonrasında Türkiye'deki siyasi sistemin yeniden şekillenmesinde sol da etkin olabilirdi, ancak hiçbir dönemde hayat hakkı tanınmayan sol/sosyalist hareketin bu olanağı bulması imkansız değilse de çok zordu. Solun/sosyalist hareketin demokratik, eşitlikçi sesini boğanlar elbette İslamcı Erbakan'a ve talebelerine yolu açıyorlardı. Eşitlikçi ve özgürlükçü talepler toplumun içinde varlığını sürdürürken bunlara solun tercüman olmasına engel olunursa dinden beslenen bir ideolojik-siyasi akımın gelişmesi ve bu talepleri istismar etmesi doğaldır. Nitekim 90'lı yıllarda "Adil düzen" diye atılım yaptılar, bastırılınca bu kez 2000'li yıllarda Ecevit'in solculuk zamanından kalma "Ak Günlere" sloganından esinlenen "AK Parti" ile yollarına devam ettiler ve tüm iktidar mevkilerine yerleştiler.
Bugün Türkiye'yi Necip Fazıl'ın çocukları yönetiyor. Evet, cumhurbaşkanı ve başbakan hapse girmiş çıkmış eskinin militan İslamcısı. Cumhurbaşkanı Gül 12 Eylül'den sonra bir ay kadar Metris cezaevinde, Başbakan Erdoğan ise 28 Şubat'tan sonra dört ay kadar Pınarhisar cezaevinde yattı. Gördükleri zulüm, eziyet budur. Türkiye'nin siyasi sistemi ABD'nin desteğinde "ılımlı İslam" adı altında yeniden düzenleniyor. Üzerine titrediğiniz sistem, Erdoğan ve Gül gibilerine gösterdiği hoşgörünün, esnekliğin ve affediliciliğin zerresini Deniz Gezmiş ve arkadaşlarına, devrimci gençlere göstermedi. 68 ve 78'in devrimci kuşağı tank paletlerinin altında vahşice ezilmeseydi bugün çok başka bir Türkiye olurdu. Daha vicdanlı, daha adaletli, daha dürüst, daha özgür bir Türkiye... Ve tabii İslamcı dalganın böylesine kabarıp her şeye egemen olmadığı bir Türkiye. Ve kimsenin kuşkusu olmasın ki, eğer günün birinde Türkiye bu neo-İslamcı kadrolardan yakasını kurtaracaksa yine solun sayesinde olacak! Eğer timsah gözyaşları dökmüyorsanız bunca zamandır devrimci gençlere, sosyalistlere yaptıklarınızla yüzleşin! Abdullah Gül'e itiraz etmek için önce Deniz Gezmiş'den özür dileyin! Necip Fazıl'ın çocuklarına itiraz edecekseniz önce Nâzım Hikmet'in çocuklarının hakkını verin!