Neden anayasa değişikliği?

Anayasa tartışmaları gündemdeki yerini koruyor. Değişikliğin gündeme gelişinden bugüne, Ergun Özbudun'un hazırladığı metnin eleştirisi, yerini hızla 1982 Anayasası'nın sahiplenilmesine bırakmış görünüyor.
Haber: MURAT SEVİNÇ / Arşivi

Anayasa tartışmaları gündemdeki yerini koruyor. Değişikliğin gündeme gelişinden bugüne, Ergun Özbudun'un hazırladığı metnin eleştirisi, yerini hızla 1982 Anayasası'nın sahiplenilmesine bırakmış görünüyor. Emekli savcılar bunun bir 'sivil darbe' olduğunu belirtiyorlar ki, kanımca bu değerlendirme, içinde 'darbe' geçmeyen bir yorum yapma yeteneğinin kaybedilmesinden dolayı. Birkaç gün önce Yargıtay Başkanlar Kurulu da açıklama yaparak temel ilkelere sahip çıktıklarını, gelişmelerin takipçisi olacaklarını belirtti. Yargıtay hakimleri, hayli sağdan bakan bir dil ve zihniyetle hazırlanmış ve bir anayasada yer alması kesinlikle gerekmeyen Başlangıç kısmının 'etkisiz hale getirilmesini' kabul edilemez buluyor. Yalnızca, insaf demek geliyor insanın içinden. Keşke Yargıtay bu enerjisini, Hrant Dink'in ifade özgürlüğü söz konusu olduğunda harcasaydı.
Cumhuriyet tarihimizdeki anayasalar ve anayasa değişiklikleri, yalnızca sıradan tüzel (hukuki) gelişmeler değil, aynı zamanda farklı sınıf ya da tabakalar arasındaki mücadelenin de dışavurumudur. Yine bir tüzel metin olan anayasanın niteliğini anlamak için onun uygulanmasına, siyasal düzenin tüm yönlerine bakmak gerekir ve sınıfsal yapı bu düzenin unsurlarından belki de en önemlisidir. Dolayısıyla, doğduğu ve uygulandığı siyasal düzen bilinmeden bir anayasa metnini anlamlandırma çabası çoğu kez eksik, kuru bir değerlendirme olur. Bu nedenle anayasa değişikliği önerisi gündeme geldiğinde, öncelikle "neden" ve "nasıl" sorularının sorulması zorunluluktur. Türkiye'de anayasal gelişmeler 1924'ten bugüne ancak bu çerçevede değerlendirilirse, 2007'deki önerinin içeriği ve yöntemi daha iyi anlaşılabilir ve sağlıklı bir tartışma sürdürülebilir.
1924 Anayasası (Teşkilat-ı Esasiye), yeni bir devlet kuran ve siyasal sosyal alandaki dönüşümü gerçekleştirenler tarafından hazırlanmıştı. Anayasa'nın yapısı, devlet organlarının düzenlenişi, temel haklara vs. yaklaşım, o dönem siyasal seçkinlerinin, kurucuların özlemleriyle uyuşuyordu. Meclis'in egemenliği kullanan tek organ olması, aslında öyle olmasa da, konvansiyonel hükümet (Meclis hükümeti) şeklini andıran bir havanın anayasaya sinmesi sonucunu doğurmuştu. Tek parti iktidarı dönemi ve savaş koşullarında fazlaca sorun yaratmayan bu yapı, çok partili hayatta sıkıntıya neden oldu. Meclis'in egemenliği kullanan tek organ oluşu (yürüme yetkisi oradan kaynaklanıyordu) ve DP'nin bu sistemi, çok basitleştirirsek, 'Meclis çoğunluğu benim elimde, eğer egemenliği kullanan organ meclis ise egemen benim' şeklindeki bir algıyla sürdürmek istemesi, parlamenter demokrasinin tıkanmasına neden oldu. 27 Mayıs darbesini (devrim diyenler alınmasınlar, ancak 27 Mayıs devlet içindeki bir gücün diğerini devirmesidir) yapanlar, 1950'deki oyunu kaybedenlerdi.
1961 ve 72
Asker/sivil aydın bürokrat kesim, rövanşı 1961 Anayasası ile aldı. Bu kez istenen siyasal demokrasinin kurulmasıydı ve 1961 Anayasası'nı yapanlar hazırlık sürecinden başlayarak bu amaca yönelmişti. Halkoylamasında yüzde 61.5 oy ile kabul edilen bu Anayasa, Meclis'i egemenliği kullanan tek organ olmaktan çıkardı. Karşısına yüksek yargıyı, üniversiteleri ve yüksek askeri/sivil bürokrasiyi koydu. Cumhuriyet tarihinin kuşkusuz en demokratik Anayasası, örneğin MGK ile TSK'ye anayasal bir konum kazandırmaktan da geri durmadı. Bu Anayasa, o dönemde düşünülebilecek en çoğulcu yöntemle hazırlandı ve tartışıldı. Anayasa hazırlığında son söz Kurucu Meclis'in sivil kanadı olan Temsilciler Meclisi'ndeydi. Hazırlığı ve tanıtılması sırasındaki tartışmalar olabildiğince serbest bırakılmıştı (tabii, özellikle DP'lilerin hazırlık aşamasından dışlandığını unutmamalı).
1961 Anayasası ilk darbeyi 12 Mart'ın ardından 1971 ve 1973 değişiklikleriyle yedi. Açıkçası, sermayenin Meclis'teki sözcüleri, 1961'in getirdiği sosyal haklardan ve Anayasa Mahkemesi denetiminden çok rahatsızdı. 12 Mart'ın ardından gerçekleştirilen anayasa değişiklikleri sağ partileri tatmin etmeye yönelik oldu. Bu gelişmeler, 1961'in mimarları olan asker-sivil bürokrasinin de arasını açtı ki bu uçurum 1980 darbesiyle, 28 Şubat 1997'ye dek sürecek bir derinliğe de ulaştı. 1980'de sermaye daha güçlü ve grevler, hak talepleri daha katlanılmazdı! Ayrıca iç savaş ortamı, darbenin halk tarafından da desteklenmesini, en azından üstü örtük bir rızayla karşılanmasını sağladı kuşkusuz.
Gerekçe ve yöntem
12 Eylül darbesinden sonra son söz hiç tartışmasız MGK'ya (Milli güvenlik Konseyi) aitti. TBMM'ye ait yetkiler MGK'ya devredildi. 15 Eylül'de yayınlanan 16 sayılı bildiri ile 'yürürlükteki ekonomik programın sürdürüleceği' açıklandı. Bildiriyle Demirel hükümetinin, Turgut Özal'ın büyük katkılarıyla aldığı ünlü 24 Ocak kararları sürekli hale getirildi. Hükümet ve parlamento dağıtıldı, dokunulmazlıklar kaldırıldı, sıkıyönetim ilan edilip askeri mahkemeler kuruldu. Anayasayı hazırlayacak olan iki kanatlı (MGK ve DM) Kurucu Meclis'in sivil kanadı olan DM'nin (Danışma Meclisi)160 üyesi de MGK yani beş general tarafından seçilmişti. Meclis'te son söz her zaman MGK'nındı. Tasarı 23. 9. 1982'de DM, 18.10.1982'de ise, çoğunda gerekçesini açıklama gereksinimi dahi duymadıkları değişiklerle MGK tarafından kabul edildi. 7.11.1982'de oylanan Anayasa, seçmenlerin yüzde 91.27'sinin katıldığı seçimde yüzde 91.37 evet, 8.63 hayır oyu ile kabul edildi.
19. yüzyıldan itibaren, ana eğilimi 'daha çok özgürlük' olan anayasal geleneğimizde bir sapma olan 1982 Anayasası, darbeyi yapanların niyetleri doğrultusunda, her türlü liberal ve sol hareketin fidanlığı olan tüm örgütlenme biçimlerini/ilişkilerini ya yasaklamak ya da sakat bırakmak için hazırlanmıştı.
Demek ki, Cumhuriyet tarihimizde kabul edilen her anayasanın bir hazırlanma gerekçesi ve hazırlanış yöntemi var; aynen diğer ülkelerde olduğu gibi. Kuşkusuz bir darbeden sonra hazırlanan anayasa ile olağan dönemdeki hazırlık yöntemi aynı olmayacak. 1961 ve 1982 Anayasaları "asli kurucu iktidarın" ürünüdür. Yapılanlar tüzeye uydurulmaya çalışılsa da, darbe sonrasında bir 'tüzel' iktidardan söz etmek pek anlamlı olmaz. Çünkü bu iktidar biçiminde anayasa yapma yöntemi de darbeyi yapanlarca belirlenmektedir. 2007'de anayasa hazırlamak isteyenler ise, "türev kurucu iktidar" durumunda (konuya ilişkin temel kaynaklardan biri, Mekteb-i Mülkiye Hocası Prof. Dr. Cem Eroğul'un 1974'te yayınlanan Anayasayı Değiştirme Sorunu adlı eseridir). Yani yeni bir anayasayı, yürürlükte olanın değiştirme yöntemine ve onun 'temel' ilkelerine bağlı kalarak yapacak olanlar. 1924'teki özel durumu saymazsak, türev kurucu iktidarın yeni bir anayasa yapma denemesiyle ilk kez karşılaşıyoruz. Bu nedenle tartışılması da doğal. Yeni anayasa yapacak olan bir parlamento, yürürlükte olanın 'temel ilkelerine' sadık kalacaktır ancak bu saptama, örneğin değiştirilemez maddelerin bir satırına dahi dokunulamayacağı anlamına gelmez; yasaklanan olsa olsa özün (Cumhuriyet'in, laik, sosyal bir tüzeye bağlı olması gerektiği) değiştirilmesidir. İlk üç maddenin tek satırına dokunulamayacağını savunanlar doğru söylemiyor. Çünkü 1995 ve 2001'de Başlangıçta yapılan değişiklikler, değiştirilemeyecek hükümlerde bir gedik açmıştı zaten.
Yazının başında vurgulandığı gibi, 2007'deki anayasa tartışmalarının daha anlamlı olabilmesi için öncelikle, 'neden' ve 'nasıl' soruları sorulmalı ve yanıtları aranmalı. Olağan dönemde neden bir anayasa yapılır? Yurttaşların bir kısmının 1982 Anayasası'nı 25 yıldır eleştiriyor olması yeterli bir gerekçe midir? Örneğin sosyal haklar kuşa çevrilirken din derslerinin tam anlamıyla zorunlu olmaktan çıkarılmaması, değişikliklerin bu kez İslami tonu da olan sermayenin taleplerinin anayasal düzeyde kabulü anlamına gelmiyor mu? Her gün yeni bir rezaletin yaşandığı Dink soruşturmasının sorumlusu olan bu iktidarın hazırlayacağı bir anayasaya demokrasimizin gelişimi açısından ne kadar tatmin edici olacak?
1982 Anayasası tabii ki değiştirilmeli; bu soru ve sorunların tartışılması ise, kabul edilecek anayasanın meşruiyeti açısından kaçınılmaz. Ancak tartışma, yürürlükteki Anayasa'nın sahiplenilmesi ve buram buram darbe özlemi kokan bir tutuculuk şeklini almamalı. Amaç bağcıyı dövmek değil; en azından çoğunluğun kabul edebileceği, emekten ve özgürlükten yana bir anayasaya sahip olmak.

MURAT SEVİNÇ: Dr., Mekteb-i Mülkiye

* * * * *
1982 Anayasası tabii ki değiştirilmeli. Soru ve sorunların tartışılması ise, kabul edilecek anayasanın meşruiyeti açısından kaçınılmaz. Ancak tartışma, yürürlükteki Anayasa'nın sahiplenilmesi ve buram buram darbe özlemi kokan bir tutuculuk şeklini almamalı