Neden kültürel çatışma?

Neden kültürel çatışma?
Neden kültürel çatışma?

Devlet Tiyatroları nın kapatılması konuşulurken, özelleştirme yasasını duyamadık.

Erdoğan, 'endişeli modernlerin' sinir uçlarına dokunan çıkışlarıyla, İ. Naim Şahin ise milliyetçileri mutlu, Kürtleri, solcuları, liberalleri tahrik eden gaflarıyla, AKP'nin kültürel hegemonyasını sağcı kitle üzerinde sağlamlaştırıyor
Haber: ERDEM İLTER / Arşivi

Samuel P. Huntington, “Medeniyetler Çatışması” makalesinde Soğuk Savaş sonrası süreçte çatışmaların ideolojik veya ekonomik temelde değil, “kültürel” temelde olacağını belirterek, “Doğu” ve “Batı” medeniyetlerinin kültürel farklılıklarının potansiyel çatışma kaynağı olduğu tezini işliyordu. Buradaki problem, Doğu ve Batı toplumlarının kendi içlerinde yeknesak ve çelişkisiz olmaları gibi bütüncül ve sorunlu bir analizin yanı sıra ayrıştırmayı kültürel kodlara indirgemenin kolaycılığı ve faydacılığında da yatıyor kuşkusuz. (Kültür Savaşı’nın merkezinde dinin olduğunu akılda tutarak devam edelim.) Amerika’da, 2008 seçimleri öncesinde Cumhuriyetçilerin eski kongre üyesi Robin Hayes, Obama’nın “gerçek Amerikalı” (bkz. Türk Sağı’nın “millet” tanımı/vurgusu) olmadığını, liberallerin çalışan, kazanan ve Tanrı’ya inanan Amerikalılardan nefret ettiğini söyleyerek tartışmayı kültürel alana çekmeye çalışmıştı. Ama Amerikalıların oy tercihini “guns and butters” ( ekonomi ) ve Irak Savaşı belirlemişti. Obama propagandasını ekonomi, özgürlükler ve Irak Savaşı çerçevesinde yürüterek seçimden galip ayrılan taraf olmuştu.
Türkiye’de de benzer türden kolaycı, faydacı ve toptancı bir analizin bugün AK Parti tarafından yapılarak, çatışma alanlarının değiştirildiğini ve siyasal mücadelenin sınıflar arası çelişkilerden, ekonomik ve demokratik boyutlarından kopartılarak, ısrarla geleneksel aidiyetler ve kültürel kodlar üzerinden yürütülmeye çalışıldığını düşünüyorum.
Türkiye toplumunun ezici çoğunluğu ile benzer kültürel kodlara, düşünce sistemine sahip olan ve kendisini muhafazakâr demokrat olarak tanımlayan Erdoğan’ın önünde iki seçenek duruyor. Birincisi güçlü karizmasını ve güvenilirliğini kullanarak toplumu dönüştürmek, ikincisi Türkiye toplumunun mevcut yapısını muhafaza ederek kültürel kodları belirginleştirmek. İkinci seçenek, hep yedekte tutularak, ekonomik ve sosyal ilerlemenin durduğu noktalarda piyasaya sürüldü.
Erdoğan, Türkiye toplumu ve dünyadaki aktörler nezdinde muktedir olarak görüldüğünün ve bunun getirdiği olağanüstü sorumluluğun farkında. En ufak bir zafiyet ve başarısızlık görüntüsünün karizmasını “çizeceğinin” idrakinde (Gülen Cemaati’ne, “hizmet”, bu kadar sert çıkmasının nedeni de burada aranmalı). Erdoğan bu noktada “ustalığını” devreye sokuyor ve kendisini zor durumda bırakacak konuların (özellikle ekonomi ve dış politika ) üstünü ülkenin kadim tartışma ve çatışma konularıyla örterek gündem dışı bırakıyor. Bu sayede ana tartışma konularımız kendi tabanı dahil diğer bütün alt sınıfları dezavantajlı konuma düşüren sorunların üzerinden değil, “kültürel çatışmalar” ve modernler-gelenekçiler kamplaşması ekseninde yürütülüyor. Tartışmalar bu minvalde yürütüldüğü ölçüde kendisini geleneksel cenahta konumlandıran büyük kitleye ulaşmak, muhalefet için neredeyse olanaksızlaşıyor. Güncelden örnek vermek gerekirse, geçen haftanın iki önemli meselesinden biri “devlet tiyatrolarının kapatılması” iken diğeri “özelleştirme yasası” idi. Toplumun çok küçük bir azınlığının gündelik hayatının parçası olan tiyatro haftanın ana tartışma konusu olurken özelleştirme yasası gibi bütün toplumu birinci dereceden etkileyen bir konu doğru düzgün gündemde yer almadı bile. Oysa yeni kabul edilen yasayla, özelleştirmeyi Anayasa Mahkemesi bile durduramayacak artık. Bundan en çok patronların ve hükümetin elit kanadının memnun olduğu ve “kamu yararı”nın artık nostaljik bir kelime olarak kalacağı malumunuz. Tiyatro önemsiz bir konu değil fakat bu kavgada muhaliflerin, muhafazakâr milliyetçi cenahta ulaşabileceği, etkileyebileceği bir kitle mevcut değil. Oysa muhalifler, özelleştirme yasasını gündemleştirerek, bütün tabanı iş insanlarından oluşmayan ve toplumun alt katmanlarında geniş bir kitleyi oluşturan AK Parti seçmenine de hitap edebilirlerdi. 

Dinsel, kültürel
Erdoğan, kültürel zeminde, “Anadolu’nun bağrı yanık bir çocuğu” olarak eline kimsenin su dökemeyeceğini çok iyi biliyor. Çünkü halkın yüzde 80-85’inin muhafazakâr, milliyetçi ve dindar kodlara sahip olduğu bir toplumda, siyasal gündemi kültürel yapı üzerinden oluşturduğu sürece kaybeden taraf olmayacaktır. Bütün bu dinsel vurgularının, imam hatip meselesini kör göze parmak sokar mahiyette ele alarak rakiplerinin sinir uçlarına, taraftarlarının bam tellerine dokunmasının en önemli sebebi, kültürel alandaki kavgayı sıcak tutmak istemesinin sonucu.
Kültürel çatışma şu ana kadar ufak tefek aksaklıklar dışında gayet başarılı bir şekilde yürütülüyor. Bu başarıda rakiplerinin kendilerini her irrite eden konuda tam da Erdoğan’ın istediği türden tepkiler vermesinin etkisi yadsınamaz. Neoliberal politikaları katıksız yürüttüğü bir dönemde, TÜSİAD ve DİSK’i aynı zeminde buluşturabilen usta bir kabiliyet var önümüzde. Hatırlayacağınız üzere, DİSK 4+4+4 tartışmasında laik prensipler adına sokağa dökülmüş ve ertesi gün gelen yüzde 18’lik doğalgaz zamlarına karşı koymaya mecali kalmamıştı.
Bu dönemin en çok parlayan bakanının Ekonomi, Sanayi veya AB Bakanı değil de, İçişleri Bakan’ı İdris Naim Şahin olmasının bir tesadüf olmadığı böylece açığa çıkıyor. Erdoğan, “endişeli modernlerin” sinir uçlarına dokunan çıkışlarıyla, Şahin ise milliyetçilerin içinin yağlarını eriten ve Kürtleri, solcuları, liberalleri adeta tahrik eden “gaflarıyla”, AK Parti’nin kültürel hegemonyasını geniş sağcı kitle üzerinde sağlamlaştırıyor.
Suriye meselesini Kılıçdaroğlu ’nun Alevi kimliği üzerinden, bertaraf ederken benzer şekilde Kürt meselesini artık bir hak ve özgürlükler meselesi olarak değil domuz yiyip yememe meselesi, Zerdüşt veya Müslüman olup olmama meselesi olarak tartışmaya açarak bağlamından kopartıyor. 

Tarafların keskinleşmesi
Sonuç olarak, hükümet önümüzdeki seçimlerde ve Anayasa yapım sürecinde tartışmaları olabildiğince kültürel kodlar üzerinden yürütecek ve her iki cenahta da safların sıklaşması, tarafların keskinleşmesi için mücadele edecektir. Kültürel reformların sadece örtü amaçlı kullanıldığı tezi tabii eksiktir fakat Erdoğan’ın buradaki mücadeleyi bu kadar sertleştirmesinin ve uzlaşmaz, otoriter bir tavırla yürütmesinin sebebinin pragmatik ve kolaycılığa kaçan yönü kesinlikle gözardı edilmemeli. 

ERDEM İLTER:  ODTÜ, Küresel Siyaset, 3. sınıf